Yazıya
başlık yaptığım "kültürel iletişim" terim olarak doğru mudur açıkçası
bilemiyorum. İletişimden kastım bir toplumdaki kültürel
paylaşım ve bu paylaşımın geleceğe aktarılmasıdır. Kuşaklar arasındaki bu
yolcukta tek vasıta elbette ki anadildir. Anadil yoksa, ne yol ne de yolculuk
vardır. Araç yada vasıta yol ve yolcusuz işlevsiz kalır ve önce etkisini
kaybeder. Bir süre varlığı ile yokluğu
fark etmese de sonraki süreç
kaçınılmaz yok olma sürecidir. Sahipsiz diller için acı olsa da gerçek budur. Toplum
için bundan sonraki süreç yeni araç ve yollara alışma sürecidir. Erime ne kadar
hızlı olursa süreç o kadar kısadır.
Dil
en eski iletişim aracı olmanın yanında günümüzde de en etkili iletişim
aracıdır. Toplumsal yaşamın değişimiyle bunca yeni iletişim araçları
geliştirilse de, dil ilk günkü önemini korumaktadır. Anadilin önemi de
buradadır zaten, yoksa bunca değişimin yanında anadilin ne önemi kalırdı ki?
İnsanlar arasında çok yaygın bir söz vardır, sanırım bu sözü herkes bilir. "Dil nankördür" derler. Oysa her şey
insanın kendisinde değil mi? Binlerce yıldan bu yana yazılmadan, çizilmeden,
dilden dile, kulaktan kulağa, gönülden gönüle akarak günümüze kadar gelebilen
anadillerimiz nasıl nankör olabilir, nasıl suçlanabilir? Bugün gelinen noktada
gelişen iletişim araçları ne yazık ki kulaktan kulağa ve gönülden gönüle akan
yolları da tıkamaktadır. Ve bizler bizden önceki kuşaklarla kurduğumuz
iletişimi bizden sonrakilerle kuramıyoruz. İletişim kopma noktasında ve bu
kopuşa bizim de katkımız oluyor.
 Kültürel İletişimde Anadil Böylesine
olumsuz sürecin yaşanmasını baskıyla ve bir takım yasaklamalarla izah etmek çok
doğru ve anlaşılır bir tespit olmayacağı gibi, biraz da hedefe yönelik bir
saptırma olur. Elbetteki bir takım caydırıcı önlemler ve
yaptırımlar vardır. Özellikle 1940'lardan 1960'lara kadar ilkokul dönemlerinde bu
yaptırımların çocuklar üzerindeki olumsuz etkilerinin farkındayız ve bu dönemin
tanıkları henüz yaşamaktadırlar. Lazca ile mücadele kolu gibi yada Lazca
konuşanları ispiyonlama gibi engelleyici önlemlerin varlığı doğrulanmıştır. Ama
bunlar sadece okul alanını kapsamakta ve bu uygulama yöntemler değişse de bugün
için de geçerlidir. Dahası bunlar resmi bir statü olmadığı gibi yasal bir
dayanakları da yoktur. Okullarda hepimizin yaşadığı bir durumdur bu ve sadece
sorunun küçük bir parçasıdır. Yaşamın küçücük bir kesitini değil de tümünü ele
alırsak bunların anadilde kalıcı bir
engel olmadığını, asıl engeli yasalar ve
baskıların değil, geleceğe yönelik kaygıların oluşturduğunu görmekteyiz. Kimi
zaman varsayımlar, kimi zaman önyargılar, kimi zaman da modernleşme ve ayak
uydurma algılamaları anadil önünde her zaman kalıcı engel olmuştur. Bir önemli unsur da
toplumun gerçekten aydın ve ilerici kesimlerinin bu engele uygarlık adına
bilinçsizce destek vermeleridir. Toplumda
bir yandan anadilden kaynaklanan bu karmaşa yaşanırken bir yandan da yeni
iletişim biçimlerinin gelişmesiyle
insanlara sunulan ortak iletişim estetikleri tek dil ve tek kültüre dayalı bir ayrıcalık
oluşturmuştur. Söz konusu iletişimdeki bu gelişme insanların yaşamında önemli
ölçüde etkili olup ekonomik, sosyal hatta siyasal beklentilerini
yönlendirmektedir. Bütün bunların özü olarak insanların çocukları için
duydukları gelecek kaygısı, dünden bugüne anadilin gelişmesi ve yaşamasına en
önemli engeldir. Bu süreç kırılamazsa
anadil yok olacağı için engeller de kendiliğinden kalkacaktır.
Nasıl Kırılabilir?
Lazca
için iş işten geçmiştir diye düşünülse
de öncelikle böylesine bir önyargıdan kurtulmak gerekir. Son on beş yıldır
yapılan çalışmalar Lazca'nın hem yazılı dil, hem sözlü dil ve hem de en azından
kendi kültürel alanı içinde iletişim dili olarak kullanılabileceğinin en
çarpıcı göstergesidir. Her şeyden önce Lazca'nın Türkçe'yi engellediği
önyargısından kurtulmak
gerekiyor.
İki dilli yada çok dilli toplumlarda anadil dışındaki diller aksanlı konuşulur.
Bu her toplumda böyledir. Kaldı ki Lazcayı öğrenmemek ve yok saymak Türkçe'yi
aksansız konuşturamıyor. Bu gibi varsayımların ve önyargıların yıkılması için
Lazca üzerindeki çalışmaları hızla yoğunlaştırmak gerekir. Bugüne kadar yapılan
çalışmalar önemli gelişmelerdir fakat yetersizdir. Lazca henüz yazı diline
geçememiştir. Bu çalışmalar büyük şehirlerde yaşayan bir avuç insanların
ekseninde yoğunlaştıkça çalışmalar entelektüellikten öteye geçemiyor. Dahası
birtakım kopukluklar aşılamayıp sürekli tıkanıyor. Bölge ile ilgili yapılan
basın, yayın, Tv. film ve belgesel çalışmalarında bunlar görülmektedir. Artık bu çalışmaları bölge
içinde de yoğunlaştırıp bölge insanlarını çalışmanın içine çekmek gerekiyor. Tabi
bu iş burada söylendiği gibi kolay yapılabilecek bir iş değildir. Bu iş tümüyle
yukarıda açıkladığım kaygıların içine düşmüş insanlara da bırakılamaz. Devlet buna el atmalı. Bu da
önceki yazılarımda belirttiğim gibi anadil eğitiminin devlet politikası içinde
yer almasıyla olur. Anadilin eğitim ve öğretim müfredatına alınıp bölge
okullarına ders olarak girmesi gerekir. Bölge insanının anadil üzerinden
taşıdığı gelecek kaygısı da bu şekilde aşılabilir.
Yukarıdaki
tespitleri daha anlaşılır kılmak için yakın geçmişimizi gözlemlemek yeterli
olacaktır. Laz Kültürünün erozyon süreci Lazca'nın öğrenci-öğretmen
ilişkilerine dayalı okul alanlarından çıkarılmasıyla başlasa da, asıl süreci
hızlandıran yaşamın diğer alanlarıdır. İşte bu alanlarda baskı ve
yasaklamaların olmaması bir yana, ekonomik kaygılar bile tek başına unsur
değildir. Geçtiğimiz yüzyılın son kırk yılını ele alırsak ülkemizdeki
sosyokültürel değişimin etkilerini de görmek mümkündür. Hatta tüm karşı argüman
olanaklarını elinde bulunduran ulusal kültürümüz de bu değişimden nasibini
alıyor. Sonuç olarak yakın geçmişte Laz Kültüründeki erozyonun izini sürdürürsek üç ana kategoride
analiz etmeyi daha anlaşılabilir görüp, sorunla birlikte çözüme yönelik fikrimi
de paylaşmak istiyorum.
1- İlköğretim Dönemi: Bu dönemde anadil yerine
alternatif bir dilin gelmesi normal bir olgudur. Çünkü ülke şartları ve
yasaları bunu gerektiriyor, bunun tartışması olmaz. Ancak burada yapılması
gereken anadilin yok sayılmaması ve anadil derslerinin konmasıdır. Burada çok
önemle üzerinde durulması gereken bir husus daha vardır. İlkokula kadar
edinilen çocuk kültürü. Çocukların okula kadar öğrendikleri oyunlar, şarkılar, hikaye ve masallar gibi
anadilleriyle edindikleri kültürel değerler korunmalıdır. "Ç'ari do noşkerite ç'ari" (Yaz da kömürle yaz) diyen ataların
çocukları bu değerlerinden koparılmamalıdır.
2- Ekonomik Kaygılar: 1960'lardan sonra ülkemizin
kentleşme sürecine girmesi, Alamancılık ve özellikle bölge tarımında çayın
yerleşmesiyle ekonomik kaygıların yön değiştirip artması, okumayı atalarından
tavsiye alan Lazlar için okumanın önemini daha da arttırmıştır. Atasözü, deyim
ve manilerinde geçmişten beri okumaya verdikleri önem anlaşılmaktadır. "Avli skaniz gedgin m3xul topuri / İk'itxi
do gamaxtare memuri" (bahçende bal
armudun dursun / Okursan eğer memur olursun) diyen bir atanın çocukları için
okumak artık hem aydınlanmak hem de ekonomik bir kaygıdır ve bu kaygı
çocuklarını dilinden ve kültüründen ayırmaya yetecek kadar önemlidir. Ailelerin
çocuklarına Lazca konuşturmamalarının altında okulda başarılı olamama kaygısı
yatmaktadır. Bu bir önyargıdır, zira yukarıda belirttiğim gibi anadilin yok
sayılması yada birtakım engellerin getirilmesi Türkçe öğrenmeyi
kolaylaştırmadığı gibi başarıyı da arttırmıyor. Ancak anadilin ve özgün
kültürün yok olmasına önemli bir katkı sunduğu gerçektir.
3- Popüler Tüketim ve Bilinçsizlik: İşte bana göre kültürel yok
olmayı en çok hızlandıran süreç bu süreçtir. Popüler kültüre uymak adına özgün
kültürümüzü terk ediyoruz. Kültürel yok olmaya giren bir toplumun anadil gereksinimi de yoktur. Bir de üzerine popüler
tüketim yöntemi eklendi mi kültür tüketmek yerine kültürün tükenmesi kaçınılmaz
oluyor. Yaşamımızın her alanında özgün kültürümüzün izleri de silinmekte artık.
Yazılı dilin yokluğu bir yana, kültürel değişim sözlü dili de geçersiz kılıyor.
Konuyla ilgili son analizimizde bu değişim sürecine yaptığımız olağanüstü
bilinçsizce katkımızı açıkça görebiliyoruz.
Bu
bilinçsizlik sürecini ayrıca ele almak gerekse de birkaç satırbaşlarıyla
belirtmekte yarar görüyorum. Alamancılık olgusunun yayılması ve bölgede çayın
tarımda tek ürün olarak yerleşmesi bölge yaşamında temel değişiklikler
yapmıştır. En güzel arazilerin çay bahçesine dönüşmesi diğer tarım ürünlerinin
teminini pazara bırakmış. Lahana ekecek yada bahçe yapacak toprağın kalmaması
köy hayvancılığının yanında kümesi, fındığı, mısırı, soyayı, üzümü, pekmezi ve
bölge özelinde birçok ürünü Lazların
hayatından çıkarmıştır. Karalahana, hamsi ve süt ürünleri (pucişi)
egemenliğindeki Laz mutfağı kökten değişmiştir.Yeni beslenme alışkanlıkları
eskiden sütü kesilen komşuya yapılan jestleri de ciddi köy pazarına dönüştürmüş.
Lazların mutfak kültüründe olmayan kahvaltı yerleşirken pazardan beyaz peynir
ve margarini de getirmiş fakat tereyağı ve köy peynirini de başka pazara
sürmüştür. Bahçede üretilen armut ve
üzümlerle yapılan pekmezin yerine de başka bir hokus pokus yoluyla baldan tatlı
reçeller gelmiştir. Mısır ekmeğiyle büyüyen biri olarak çocukluğumda koval
ekmek ve helvaya düşkünlüğümü anlıyorum da; şu sana yağı, reçel ve bardağın
dörtte biri şekerle dolu paşa çayından oluşan kahvaltıya neden bayıldığımı hala
anlamaya çalışıyorum. Çay demişken çay kültürünün de bölgemize 1970'lerden
sonra yerleştiğini satır arası vermek gerekir. Ama çayın getirisi-götürüsü ve
istikrarsızlığı farklı bir yazı konusudur.
Popüler
tüketim, beslenmenin dışında da giyim-kuşam, ev bark, yaşam ve sosyal
ilişkilerde de revaçtadır artık. Giyim kuşamdaki değişimi kültürel yok oluşla
ilişkilendirmek belki biraz abartılı kalır ama yaşam alanlarının değişimi tam
bir yozlaşma getirmiştir. Dolma taş görkemli mimarisinin yanında bölge iklimine
göre rutubete dayanıklı içi ahşap evler ve yanındaki serender, bağu ve
mandresiyle bir arada sunulan muhteşem yaşam komplekslerinin yerini briket ve
tuğlaya dayalı sağlıksız beton evler almıştır. Bu çirkin ve sağlıksız yapılaşmalar Alamancılık ve popüler tüketim
bileşimiyle köy yerine apartman dikme görgüsüzlüğüne kadar dönüşmüştür.
Rutubetli duvarlar, akan dam ve tavanlar yeni yaşam alanları olurken, geleneksel
ev kültürü de yok olmuştur.
Kültürel
yok olma artık dört koldan girmiştir. Doğum gelenekleri, kız isteme, nişan, düğün
ve evlilik gelenekleri kasaba kültürüyle yer değiştirmiş olup "bir zamanlar şöyle yapılırdı"
ifadeleriyle yad edilmektedir ancak. Yeni kuşakların bu anımsamayı da
yapamayacağı ortadadır. Gelecekte anadil diye bir dert de kalmayıp Lazlar için
bu sorun kendiliğinden kalkacaktır. Bütün bunların hepsinden kurtulmanın yolu
tabi ki hala daha vardır ve bize kalmıştır. Orman içindeki köy evlerimizi
betonlaşmadan kurtarabiliriz, hem de daha ucuz maliyetlerle kuzineli, hayatlı,
köşklü, şömineli evlerimizde kültürümüzle yaşayabiliriz. Kasaba kültürü egemenliğindeki
sazlı cazlı dediğimiz, bir çatallık pastalı salon düğünlerimizi; kemençeli,
tulumlu, baklava-börekli, pilavlı sütlaçlı, sarmalı, kaplama pilavlı daha da
ucuza mal edebiliriz. Kına gecesi yerine sicaşi
ç'anda diyebiliriz.
Son
bir analiz olarak köy sosyolojisine de bir göz atarsak, anadil ve kültürün yok
oluşunda kadınların üstlendikleri görevi de açıkça görebiliriz. Lazlarda erkek
egemenliği had safhada görünse de kadına verilen önem kutsallıkla eşdeğerdedir.
Kadın anlamına gelen "oxorca" kelimesi
ev ve ağaç (oxori-nca) kelimelerinden türemiş olup evin direği anlamına gelir.
Buna ana kutsallığını da eklersek, kadın yaşamın her alanında erkekten
dinamiktir. 1960 yılları öncesine kadar dışa kapalı olan Laz kadınları,
iletişimin de etkisiyle dışa açılıp daha çabuk erime potasına girmişlerdir.
Evdeki düzen, mutfak, eşyalar değişime uydurulmuştur. Komşuluk ilişkileri,
ziyaretler, ağırlamalar değişmiştir.
Özellikle kadınların hayat bilgilerine hamsili ekmek, hoşmelli, kada ve 3'ilextanın
(akıtma yada krep) yerine, kek, poğaça, kurabiye ve daha da gelişerek pizza
çeşitleri girmiştir. Baklava-börekle hünerlerini sergileyen Laz kadınları artık
yaş pasta becerilerini geliştiriyorlar. Hatta ülke sınırlarını bile aşıp
birtakım yabancı isimlerde yiyecek ve tatlılar yapıyorlar. Kadınlar bu toplantılarda Lazca konuşmayı
ilkellik sayarak özellikle "Derin
Türkçe" konuşurlar. Kimse boşuna yaygara koparmasın, bu derin Türkçe'nin
derin devletle alakası yok. Hatta bizim oranın kadınları derin devlet kavramı
gibi kötü şeyleri de pek bilmez, rahat olun. Aslında derin Türkçe kavramı bir
hayli eskidir. Biz çocukluğumuzda Türkçe konuşup hava basmaya çalışırken kıvıramayanlara
"Derin Türkçe konuşuyor"
derdik. Bu durum erkeklerden daha çok
genç kız ve kadınlarda yaygındır. Bu şekilde artık çocuk okula gitmeden de Lazcadan
kurtarılmış olabiliyor ve okuldaki önlemlere de gerek kalmıyor. Nasıl olsa
hedef rahat bir ekonomik düzen değil mi?
Eğer
bu yazıdan bir mesaj almak istenirse, şöyle bir soru sorabiliriz kendimize.
İletişim ve giyim gibi bazı teknolojik gelişmeleri yenilik adına elbette kabul
edebiliriz de, acaba ev yaşamımızda, mutfağımızda, geleneklerimizde, komşuluk
ilişkilerimizde kısacası kültürümüzde yaşanan değişiklik bir yenilik midir,
erozyon mudur, yozlaşma mıdır yoksa hepsinin bir arada olduğu erime midir?
Kamil Aksoylu
Lazebura.net
|