 Mircan Kaya Esasen deprem mühendisi Mircan
Kaya'nın müzikle olan dostluğu, çok çok uzun zamanlara, taa çocukluğuna
dayanıyor. Sürekli, ''O nedir, bu nedir?'' diye soran, bıdı bıdı
konuşan bir çocukluk olmamış onunki.
Tam tersine, susan,
gözleyen, en önemlisi dinleyen bir çocukluk yaşamış. Ve tüm bunların izinde de
mühendislik mesleğinin yanı sıra, müziğin kocaman bir yeri olmuş kalbinde.
Gençliğinde elinde gitar country şarkıları söylemiş, Edgar Allen Poe’nun
şiirlerinden şarkılar bestelemiş. Ve biraz daha büyüyüp albüm çıkarma zamanı
geldiğinde, ninni albümünden türkülere, cazdan ana vatanı Karadeniz ezgilerine,
salınmış durmuş müziğin içinde.
Yavaş yavaş konuşan,
konuşurken bambaşka dünyalarda gezindiği her halinden belli Mircan Kaya ile
Bebek’teki minik ofisinde buluşuyoruz. Bilgisayarda BBC’nin dünya müziği denince
bir numaralı müzik kanallarından Fly Flobal Music çalıyor. Öyleyse hemen
‘Sâlâ’nın oralardan verdiği seslere gelelim.
Normalde radyoda çalınan
parçalardan ve sahiplerinden uzun uzun bahsedilmezken, ‘Sâlâ’ kendilerini o
kadar etkilemiş olmalı ki sadece müzikten değil, Mircan Kaya’nın kendisinden de
bahsedilmiş radyoda. ‘Sâlâ’ ve ‘Kül’ün ünü o kadar yayılmış ki dünya müziği
alanında, İtalya’dan bir yazar, “BBC’de sizin parçanızı duydum, tebrik etmek
istedim” diye telefon etmiş taa İstanbullara. Müziğini ‘edebiyatın müzikal
karşılığı’ olarak yorumlayan Kaya’nın hal böyle olunca edebiyatçılarla arası
gayet iyi. Kısaca edebiyat insanları onu, o da edebiyat insanlarını gayet iyi
anlamakta.
Öyleyse hemen Mircan Kaya’nın ruh kardeşi Yeni Zelandalı yazar
Vivienne Jephsen’in hikâyesine geçelim. Vivienne Jephsen uzun yıllar önce
Türkiye’ye geliyor ve çok seviyor. Daha sonra bir kez de ‘bacaksız bacaksız’
gezmeye geliyor Türkiye’yi. Geçirdiği bir kazada bacaklarını kaybedip protez
bacaklar takınca, oğlu bir kez daha Türkiye’ye tatile getiriyor annesini.
Jephsen’in son çalıştığı kitap da bu yüzden ‘Leagless in Turkey’ (Türkiye’de Bir
Bacaksız). Gelelim Jephsen’in Mircan’la nasıl buluştuğuna; hastanede internette
gezinirken, Mircan Kaya’nın ‘Kül’ albümünün kapağını gören Jephsen, kapaktan çok
etkileniyor. Ve sonra müziğiyle de tanışınca, kendisiyle de tanışmak farz
oluyor.
Sonuç, yaşasın ruh
kardeşliğimiz. Bu dostluğun daha derin izlerini, yakında ses verecek yeni bir
Mircan Kaya projesi ‘OUTIM’de göreceğiz. Bu yeni proje de elbette tıpkı
‘Sâlâ’daki gibi artık unutulmuş Megrel dili ve kültürü üzerine. ‘OUTIM’
İngilizce ‘Once Upon a Time in Mingrelia’ yani ‘Bir Zamanlar Migrelia’nın
kısaltılmışı. Jephsen’in katkılarıyla gerçekleşecek çalışmada ‘Sâlâ’ albümünde
yer alan İngiliz grafik sanatçısı Neil Jenkins’in de payı olacak. Jenkins,
‘Sâlâ’ için ‘Never Land’ (Olmayan Ülke) konseptinden yola çıkarak, bir
zamanlardaki Megrelia’yı gösteren harita tasarlamış.
Megrelia’nın Kaya’daki
önemine gelince; “O zamanlar orada olmasam da hücre olarak vardım sonuçta”
diyor. Bu durumda, biri kız, biri erkek iki çocuğu olan Kaya’ya çocuklarının bu
dili konuşup konuşmadıklarını soruyoruz. “Ne acı ki hayır” diyor ve ekliyor:
“Ben de küçükken çevremde konuşulduğundan öğrenmişim. Yoksa annem-babam güzel
bir Türkçe konuşmamız için, bizimle Megrelce konuşmazlardı.”
‘Sâlâ’ya geri dönersek,
albümün en büyük sürprizi kuşkusuz Mircan Kaya’nın daha dört beş yaşında Arapça
söylediği ‘Sâlâ’yı şimdi yeniden İngilizce olarak yorumlaması. Burada da elbette
karşımıza Doğu-Batı arası, bir ters yüz etme vakası çıkıyor. Ölülerin ardından
okunan salayı bir albüme taşımak, ölümle bu kadar yakından uğraşmak da hiç kolay
olmasa gerek. Mircan Kaya için de kolay olmamış elbet. Sebebi, genç yaşta
ağabeyini ve babasını kaybetmiş olması ki, tüm o anları albümü kaydederken
yeniden yaşamış. Ama ölüm de bir yeniden doğum sonuçta Kaya için. Mevlânâ’nın
dediği gibi, ‘ölüm demek düğün demek’.
Ölümün ‘güzelliği’
çocukluğundan beri hiç uzak olmamış Kayaların evinden. Annesi, ölülerin ardından
ağıt yakan o güzel Karadenizli kadınlardan biriymiş çünkü. Bir insanın annesinin
işi bu olursa, ‘ölüm’ o insanda neler neler olur... Artık İstanbul’da yaşasa da
hâlâ yaparmış bu mesleğini annesi ara sıra. “Böylesi bir annenin kızı olarak siz
ağlar mısınız peki sık sık?” diye soruyoruz Kaya’ya. “Ağlayan, gözleri dolu dolu
bakan insanları çok severim” diyor. Böylesi duygusal, ağlayan bir insan
tarafının yanında bir de hayata tutunmak, hayatta kalmak ve onunla savaşmak
anlamında da hayli güçlü bir yanı var Kaya’nın. Öyle ki ‘Sâlâ’ albümünü
hazırladıktan sonra hemencecik bir müzik şirketi kurmuş kendisine. Öncelikle
albümü bildik bir plak şirketine götürmüş doğal olarak. Onlar da albümü alıp
“Kataloğumuza uyarsa yayımlarız” demişler.
Mircan Hanım; “Hımm ben
aslında katalog dışı biriyim” diyerek ayrılmış şirketten. Ve gece yatıp sabah
uyandığında, bir aydır zaten araştırmalarını yaptığı plak şirketini hayata
geçirivermiş. Konuştuğu plak şirketi arayıp; “Yayınlamaya karar verdik” dese de
teşekkürlerini sunarak başlamış UCM (UnCataloguel Music Production) için
çalışmaya. İsminden de anlaşıldığı üzere UCM, katalog dışı müzisyenlere kapısı
açık, uluslararası çalışmalar yapan bir müzik şirketi. Öyle ki Fransa ve
İngiltere’deki ortaklıklar kurulmuş bile. Yeni projeler demişken ‘OUTIM’le
paralel yürüyen bir diğer proje de ‘Numinosum’. Hayatın gizemlerini tarif eden
bir Latince sözcük ‘Numinosum’dan, neler neler çıkacağını merakla beklemeye
başlayalım öyleyse.
‘Sâlâ’ya geri dönersek,
eski albümlerine kıyasla bu albümde Mircan Kaya daha fazla. İçerisinde ‘Tears’
gibi taa 23, 24 yaşlarında elinde gitarı, çalıp söylediği zamanın şarkıları bile
var. O zamandan bu zamanlarla olup bitenlerle birlikte elbet. Akordeonda Muammer
Ketencoğlu, çelloda Uğur Işık ve flütte Serkan Çağrı’yı da atlamayalım.
Albüm
çalışmaları
sırasında müzisyenlerle bol bol konuşmuş Mircan Kaya, sanki bir tiyatro oyunu
yönetircesine. Mesela Ketencoğlu’na, “Şimdi gelini alıp gidiyorsun”; Işık’a,
“Şimdi sevgilinin ardından ağlıyorsun” gibi görüntüler anlatmış. Kayıtları
konuşurken, belki de gayda ve tulum benzeşmesinden, “Müziğinizi İskoçların Kelt
müziğine de benzetiyorum ben” diyorum Kaya’ya. Cevap, “Doğrudur çünkü coğrafik
olarak bakarsanız İskoçya ve Karadeniz benzeşirler. İkisinde de dağlara söyler
insanlar şarkılarını, seslerini uzaklara duyurmak için uzaklara seslenirler.” Bu
uzaklara seslenmek durumu doğru olmalı ki İngiltere’den İtalya’ya, kısa zamanda
tanınır oldu Mircan Kaya’nın sesi. En güzeli de kuşkusuz, geleneksel olanın
üzerinden modern olana bu kadar açılabilmek.
Modern geleneksel
birleşmesi demişken, Kaya’nın post caz grubu Limbo ile ortak bir çalışma içinde
olduğunu da hemen belirtelim. Bir taraftan da mühendislik tarafı var Kaya’nın.
Kendisi son zamanlarda Eskişehir İstanbul hattı çalışacak hızlı tren projesinin
viyadük ve kavşakları ile ilgileniyor. Bir deprem mühendisine, “Deprem ne zaman
olur, nasıl olur?” diye sormadan muhabbeti sonlandırmıyoruz tabii. “Net bir şey
söyleyemem ama bir zaman olacağı kesin. Bu yüzden deprem bölgelerinde
oturanların gerekli önlemleri alması gerekiyor” diyor ve ardından söz yüce
plazalarımıza geliyor.
Levent’teki binaları örnek
vererek, camın deprem sırasında nasıl patlayacağını anlatıyor Kaya. Depremi,
yapılması gerekenleri konuşurken, öyle eksiklikler çıkıyor ki İstanbul’a göçten
girip, bir türlü paralarını alamayan fındık üreticilerine kadar gidiyoruz.
Sonra, susuyoruz karşılıklı.
Tempo Dergisi
|