Yüksek
Mühendis Rahmi Arer imzasıyla yayımlanan “Rize, İçtimai, İktisadi ve Kültürel
Bakımdan Bir Tetkik” isimli kitabın 8-11 sayfalarında bulunan bölümlerinden bir
başka alıntı: “Yaşayış Tarzı ve Sakinlerinin Umumi Karakterleri
“Her evin,
adeta aileyi her akşam sıkı sıkı bir yere toplayan en büyük ve en geniş yeri,
mutfaktaki ocak başıdır. Ocakta yakılan bol odunun ve alevin karşısında bir
halka halinde aile büyüğünün etrafında toplanan Rizeliler, burada, günlük
yorgunluğunu çıkarır, bu ocakta, tarlasından istihsal eylediği mısır ekmeği
“plaki” denilen yuvarlak taştan oyulmuş 10-12 santim derinliğindeki kaplarla,
ateşe gömerek pişirir; gene geniş bacadan sarkan çengellere astığı kazanda
fasulyayı, kara lahanasını, muhtelif şekilde hamsisini, çorbasını pişirir,
etini kızartır.
“Her ne
kadar İstanbullular hamsiyi Rizeliler kadar severlerse de Rizemize alem olan
hamsinin burada çok daha çeşitli yemek usülleri vardır. Mutfak âlet ve edevatı
daha çok bakır kaplardandır. Kaşık ve kepçeler madenisi de olmakla beraber,
umumiyetle ahşaptır. Toprak kap az istimal edilir.
“Yağmur
bolluğu ekseriyetle sarnıç inşaatını terviç ettirmiştir; ekser evlerde sarnıç
ve bol su bulunduğundan temizliğe riayet çoktur. Her evde yıkanacak yer vardır.
Evin genç erkeği umumiyetle dışarıda, gurbette bulunduğundan evde, ihtiyar
büyük baba ve genç çocuklar ve kadınlar bulunur. Ev ve tarladaki hizmeti
ekseriyetle kadın görür.
“Çocuk
sevgisi çoktur; erkek evlât tercih edilir. Vasati aile
başına çocuk 4-5 dir.
“Aile başına mezru arazi vasati 3-5 dönümdür. 15 dönüm mezru arazisi
bulunan zengin addedilmektedir. İşte Rize’nin içtimaî faciasına şimdi temas
etmiş bulunmaktayız.
“İleride iktisadî bahiste de göreceğimiz veçhile bu arazi, Rizelinin, senevi
ekmek ihtiyacına muktazi mısırın, ancak 4-5 aylığını temin etmektedir. Bunun
haricinde gerek köylü gerekse şehirli, mısır veya buğday satın almak
mecburiyetindedir. Satın alabilmek için de iştira kaabiliyeti olmak lâzımdır.
Başkaca sanayi ve kazanç menbaı olmadığına göre Türkiye’nin bir çok
diyarlarında olduğu gibi Rizeli de gurbete çıkar. Fakat şu vaziyeti tebarüz
ettirmek lâzımdır; Orta Anadolu’da köylü umumiyetle gurbete, giyim ve vergisine
muktazi parayı tedarik etmek için çıkar, (Orta Anadolu yiyeceğine kifayet
edecek miktarda buğdayı istihsal eder) Burada ise iş daha esaslıdır, yukarıki
şartlardan maada gıdasını da tedarike mecburdur. 1914-1918 harbinden evvel
yurdun sahil mıntakalarına dağılmakla beraber Çar Rusyasına, Romanya ve
Bulgaristan’a kadar gider, ticaret yapardı. İçlerinde Polonya’ya kadar giden ve
oralarda servet kazananlar vardı. Memlekete çok bağlı kalan Rizeli, nereye
giderse gitsin, muhakkak memleketi ile irtibatını kesmez ve yurduna dönerdi.
Uzak illere gidebilme ve oralarda ticarete tevessüle cesaret veren Rizeli’nin
denize bağlı kalma ünsiyetinden ileri gelmiştir. Halen bu muhaceret yurt içinde
olmaktadır. Yurdun her tarafına yayılan bu halk, iki masrafı ihtiyar ederek,
yani hem gurbet ilde kendisini geçindirmek hem de tasarruf yaparak memleketteki
ailesine ekmek yetiştirmek mecburiyetinde kalmaktadır. Bu mütemadi gurbetçilik
halk ruhunda müteaddid gurbet türkülerinin, hasretle dolu şarkıların ve
nağmelerin doğmasına vesile olmuştur.
“Arkası dağlarla çevrili ve iç Anadolu ile yol irtibatı olmadığından
denizden gıdasını getirmek mecburiyetinde kalan Karadeniz havzası halkı, bu
denize çok bağlıdır; gemicidir, kaptandır; gemisini insiyaki olarak sever.
Bilir ki bu hizmeti görürken ya kendisi ya komşusu, mısır yüklü gemiyi evinin
bulunduğu sahile ulaştıracaktır. Bu uğurda fırtınaları, meşakkatleri seve seve
yenecektir. Ta küçük çocukluğundan, yalıda, muhakkak bir veya iki teknenin ilk
ağacından son çivisine kadar çakılışını gören ve suya atılışını seyreden halk,
ona adeta kendinin bir parçası gibi bakar. Kimin olursa olsun gemi yapımı umumî
tecessüse vesile olur, herkes yapılışı ile alâkadardır.
“Gemi de Karadeniz’in fırtınasının asırlardan beri yenerek gıdasını
taşıdığından ve sevgili ana, baba, kardeş ve kocalarını götürüp getiren bir vasıta
olduğundan, halk için bir sevgi sembolüdür. Bu denizle mücadelede, kurban
vermeyen evler azdır. Tarih boyunca Türk bahriyesinin şanlı evlâtlarının büyük
bir yekûnu burada doğdu. Bunların bir çoğu düşman fakat ne çare ki gene en
vefakâr dost olan deniz sularına gömüldü. Baba ve kardeşleri içine gömen deniz,
geri kalanları doyurmağa vasıta olmakta devam eyledi.
“Sabah Rize’de denizde, doğan güneşin güzelliğini şairler metheder ve
emsalsizmiş derler... Rize’de, sahile yakın yerde denizde batan güneş şuaının
gerek gökte bulutlarda, gerek deniz sathında, tevlid ettiği renklerin
zenginliklerini görerek insan oğlunun mütehassis olmaması imkânsızmış... Evet
bunlar doğru; fakat Rizeli için bu güzellikte ayrıca denize karşı olan sonsuz
akrabalık sevgisini de katmak lâzım gelmektedir.
“Evine gider ve gelirken sert yamaçlardan çıkmak, yol olmadığından daima
adeta bir alpinist gibi tırmanma hünerine malik olmak ve deniz mücadelesinde
hayatın vikayesi için her vakit uyanık ve çevik olmak mecburiyeti, Rizeliyi,
seriulhareke ve seriulinfial yapmıştır. Kararları ânidir; âni rüzgarlar ve
fırtınalar âni kararlar ister. Gemicilik ve deniz yolu insanı uzaklara götürür;
onun için görgülüdür, içtimâi seviyesi yüksektir. Evinin içinde döşeme, tavan
ahşaptır. Oda bölmeleri içinde, yerli dolapları vardır. Ya sedirde veya
karyolada yatar. Gözü toktur; gurbetten gelenin hediyelerle gelmesi ve bütün
köy halkını unutmaması şarttı.”
Kıyafet
“Eskiden erkekler, herkesçe malûm Karadeniz kıyafeti ‘zıpka’ yı giyerdi. Bu
her günlük kıyafet değildir. Bayramlarda, düğünlerde giyilir ve bu kıyafette
oyun oynanırdı. Umumiyetle halk, köylere varıncaya kadar, ceket, pantalon
giymeğe alışıktır. İç çamaşırı, Rize halkının kendi ördüğü Rize bezindendi.
Ayaklara çapula giyilirdi.
“Kadın peştemal giyer. Eskiden bir islam setr vasıtası olan peştemal, şimdi
umumiyetle iç perişanlığı ve fakirliği de setretmeğe yaramaktadır.”
İçinde Yaşadığı Ev
“İklimin gayet rutubetli oluşu, senede iki buçuk metre yağmur yağışı ve
yağmursuz havaların senede 70-90 günü geçmeyişi Rize ilinde kendisine mahsus
bir ev tarzının inşaasına âmil olmuştur. Bütün sahil boyunca ve sahilden ta
içerlere kadar hiç bir yerde tek katlı ev görülmez. Ratıp olan topraktan hiç
olmazsa 2 metre yükselmek ve irtibatı kesmek lâzımdır, dolayısıyle evlerde
muhakkak bir bodrum katı vardır. Bu bodrum katından, ekseriya, ahır olarak
istifade olunur.
“Yağmura karşı muhafaza zımnında saçak geniştir. 2,25 metreyi bulan
saçaklar vardır. Pencereler sık ve dardır. Köy evlerinde, evin bir kısım
etrafı, üstü çatının devamı şeklinde ahşap sütunlar üzerinde, pergolalıdır. Bu
kısımda ev sahibi yağmurlu zamanlarda iş görür, iplik örer, mısır döğer.
“Evin yanında müstakil nayla denen bir ev kadar büyük mısır ambarı vardır.
Bu ambar dört köşe, gene saçakları geniş, zeminden 3 metre yükseklikte 4-8
ahşap sütun üzerinde altı boş olarak inşa edilir. Döşeme aralıklıdır; mısırın
havalanması ve kızışmaması lâzımdır.
“Evin içinde esas mutfaktır. Burası umumiyetle en az 3,5x5 metre
ebadındadır. Dar dılının ortasında ocaklık, bunun sağında 4-5 tonluk su
sarnıcı, solunda ekmek fırını vardır. Bu oda evin mihveridir. Burada oturulur,
yenir, dinlenilir. Ocak başı ailenin toplanma yeri, gurbette iken özlenilen
köşesidir. Yan tarafta mabeyin denen oda bulunur. Mutfağın diğer dar taraf
ortasından binanın orta sofasına gireceğiz. Bu sofanın sağında ve solunda evin
vusatına göre odalar, helâ ve banyoları bulacağız.
“Viçe’de misafir kaldığımız evin alt katında, esas kapıdan girildikte
solda, misafir odası ve bu odanın kapıdan girilince karşı tarafında da ocak
vardı. Ocak zeminden 40 santim yüksekte ve önü odanın diğer dılıları gibi
sedirli idi. Misafir arkasını ocağa çevirip ısınabilecektir. Odayı mutfakla
ayıran dılında döner dolap var. Çünkü buradan erkek misafirlere, kadın,
görünmeden yemekleri verecektir. Kapının dış tarafında döner bir kola musluklu
bir kap konmuştur. Mutfaktan sıcak su ile doldurulan bu kap, kol 180 derece
dönünce, misafir odasının kapısına gelmekte ve eller yıkanmaktadır. Bu misafir
odasının bir kenarında gene açılınca ta odanın ortasına kadar gelen bir demir
kola lâmba konmakta ve adeta tavandan gelen elektrik ziyası temin edilmektedir.
“Ahır ve ot ambarı evin altında bazan hariçte de olabilir. Girginlikleri ve
zekâları sayesinde 1914 harbinden evvel, hariç memleketlerde büyük servetler
kazanmışlardır. Hiç bir zaman muhaceret kabul etmeyen, büsbütün memleketten
bağını kesmeyen bura halkı, kazandıkları servetleriyle öz köylerinde asırlar
boyunca bazan muazzam konaklar inşa etmişlerdir. 10-20 saat yaya yürüyerek
gidilen iç diyarlarda çok adette üç katlı konakların gözünüze çarpması sizi
hayretler içinde bırakacaktır. Orta Anadolu’da olduğu gibi toprakla örtülü
kerpiç ev bu diyarda görülmez. Kiremitsiz ev yoktur. Dış duvarlar, bodrum katta
muhakkak taş, üst yapı bazan ahşap hımış, taş veya tuğla dolmadır. Ahşap kısmı
daima kestane ağacındandır. İç bölmeler ekseriyetle ahşaptır; sahil boyunda
kireç olmadığından iç kârgir azaltılmış olduğu kanaatındayız.”
(Dönemin diliyle yazılan yazı buraya aynen alınmıştır)
Aktaran :
Hüseyin IRMAK
|