Bu
hafta Mendra Gzalepe’de Lazona’nın yakın
geçmişinde ilk ve ortaöğretimde öğrencilerin yaşadığı sorunlar üzerine bir
değerlendirme yapmaya çalışacağım. Belki günümüzde bu sorun kısmen
yaşanmaktadır ama 20–30 yıl gibi kısa bir süre öncesine kadar Laz çocukları
için bu çok önemli bir sorundu. Evet, bu sorun Laz çocuklarının Türkçe ile
ilkokulda tanışmasıydı.
Yazıma
başlık yaptığım “Ç'e Hamuz A U3'umenan” yada, “Yahu Buna A Derler” sözünün ne olduğu ilk bakışta doğal olarak anlaşılamayabilir.
Özellikle yaşı biraz ilerlemiş kişilere belki bir çağrışım yapmıştır ama genel
için pek bir anlam ifade etmeyip, sadece bir başlık olarak algılandığını
düşünüyorum.
Lazona’nın köylerinde doğup büyüyen ve bugün kırk
yaşın üzerinde olanların hepsi Türkçe ile ilkokulda tanışmıştır desem hiç
abartmadığıma emin olabilirsiniz. Ben ilkokula 1963-64 yılında başladığımı sanıyorum. Zaten
Türkçe’yi konuşabilecek kadar hiç öğrenemedik ama o zamanlar Türkçe’yi
anlayabilecek kadar da bilmiyorduk. Hele bazı arkadaşlarımız hiç bilmiyordu.
İşin en zor yanı da ilk günler söyleneni anlayamadığımız için ne yapacağımızı bilemiyorduk.
Öğretmenlerin elinde ç'epxe* dediğimiz çubuklar vardı ve bazen de çocuklara vuruyorlardı.
Oysa biz ne hayaller kurarak okula gelmiştik.
Hepimiz aynı köyün çocukları olmamıza rağmen, o siyah
önlük ve beyaz yaka bizi bize ne kadar da yabancılaştırmıştı. Sadece her gün
birlikte olduğumuz, akraba yada yakın komşu çocukları birbirimizi sımsıkı tutup
hiç bırakmıyorduk. Topu topu yüz-yüz yirimi kişi olan öğrencilerin içinde ve
üç-beş yüz metrekarelik bir bahçede kaybolacaktık sanki. Korkuyorduk ama neden
korktuğumuzu da hiç bilmiyorduk. Galiba okul bizim beklediğimiz gibi
çıkmamıştı. Hele ki konuşulanları anlayamamak bizi büsbütün telaşlandırıyordu.
Üst sınıflarda olup öğretmenlere yardımcı olan tanıdık çocuklar bile değişmişti
birden. Onlar Türkçe’yi öğrenmişler, söyleneni anladıkları gibi bize göre
muazzam da konuşuyorlar. Tabi bütün konuştukları bizi azarlamak. Altı yaşındaki
bir çocuğun psikolojisiyle ilk günü zor akşam ederken, ikinci günü de en yakın
arkadaşımın okula gelmeyişiyle nasıl garip ve yalnız kaldığımı, kırk yıl sonra
yine unutamıyorum.
Böyle
bir başlangıçla okulda ilk öğrendiğim şey, öğretmenimin konuştuğu dili hiç
anlamadığım oldu. Bildiğimiz ve anladığımız dilden bundan sonra hiç
konuşmayacağımız söylendi. Konuşmadan nasıl duracağız? Derdimizi nasıl
anlatacağız? Dahası nasıl öğreneceğiz?
Bildiğimiz sadece üç-beş kelime.
Öğretmenimizle
aynı köyden olmak büyük bir avantajdı bizim için. Bize yabancı olan tüm
sözcüklerin arasında bir tek tanıdığımız vardı, o da öğretmenimiz. Üç-beş gün
içinde okula alışıp alfabeyi öğrenmeye başlamıştık. Ama her şey Türkçe
anlatıldığı için tam anlayamıyorduk ve bazen çok alakasız şeyler söylediğimiz
olurdu. Sonuçta öğretmenimiz de bir insandı
ve bunalıyordu. Bizim dilimizi konuşmak bize yasak olsa da o arada bir "ç'e hamuz A u3'umenan (yahu buna A derler)” diyerek bu yasağı deliyordu.
Öğretmenimiz bir kere “buna A derler,
buna B derler” diye Lazca olarak söyledi mi, diğer harflerde tekrar
etmesine gerek kalmazdı. Sadece harfleri söylediği zaman biz anlayabiliyorduk.
Bu yöntem iyi sonuç verdiği için birinci sınıfta arada bir zor zamanlarda
kullanılırdı.
Böyle
meşakkatli bir yoldan okumayı öğrendikten sonra ancak ilk okulun sonlarına
doğru Türkçe konuşmayı becerebiliyorduk.- Yada biz öyle sanıyorduk- Öyle
sanıyorduk diyorum çünkü lise yıllarında birçoklarımız “Türkçe” bile diyemeyip “Turkçe”
diyorduk. Hadi ilkokulda bu böyle gidiyordu ama ortaokul ve lisede artık
yabancı öğretmenlerimiz vardı. Konuşmayı ilkokulda öğrendiğimizi nerden
bilebilirlerdi. Ortaokul ikinci sınıfta bir arkadaşımız “Türkçe” diyemedi diye,
hocamız bir ders boyunca o arkadaşımıza Türkçe. Türkçe… Türkçe diye tekrar
ettirmişti. Oysa zil çaldığında arkadaşımız hala “Turkçe” diyordu. Hocanın durumu bir türlü anlayamaması bir yana,
herkesin aynı durumda olması bile bir anlam ifade etmiyordu. Ve nice kelimeler
hep böyle yanlış söylenirdi. Örneğin yöremizde çok yaygın olarak yetiştirilen
fındık-mısır-üzüm gibi kelimeleri hiç birimiz söyleyemezdik. Bunları kendi
aramızda konuşurken bir problem olmazdı. Çünkü kendi aramızda funduk-misir-uzum desek kimse
gülmüyordu yada azarlamıyordu. Fakat okulda böyle konuştuk mu azarlanmak o
kadar fenamıza gitmezdi de, bize gülündü mü çok ağırımıza giderdi. Ve bazen
düzgün konuşalım diye çabalarken, fındık yerine “funduk” kelimesinin yanlış olduğunu bildiğimizden inanın ki “findik” derdik. Balık yerine baluk
demenin yanlış olduğunu bilirdik ama “balik”
demenin yanlış olacağını bilemiyorduk. Çünkü bizim söylediğimiz kelimelerin
çoğu yanlıştı ve biz bunun farkında olamıyorduk. Ne yazık ki birçok arkadaş
yanlışları düzeltemeden o okullar bitiyordu. Böylelikle biz hiç farkında
olmadan işi daha da berbat edip daha da komik ve acı durumlara düşerdik hep. Bu
kelimeleri ebetteki sayarak bitiremeyiz. Zaten önemli olan bu kelimelerin
sayısı değil. Önemli olan neden biz böyle idik? Asıl bunun sebebini
bilmeliydik. Ancak o zaman bu alandaki eksikliğimiz giderilebilirdi. Oysa hiç
kimse böyle düşünmüyordu. Sanki bizim kendi eksiğimizmiş gibi, sanki bizim
kendi kusurumuzmuş gibi öylece kalıyordu. Ve bizler hiçbir şeyden çekmedik dil
bilgisi ve Türkçe derslerinden çektiğimiz kadar. Ve inanın ki annemiz ya da
babamız okula gelir, hocalarla görüşürler diye ödümüz kopardı. Hayır, hayır! Bu
öyle yaramazlıktan ya da derslerden kaynaklanan bir korku değildi. Aslında
korku bile değildi bu. Utanırdık. Evet, evet, utanırdık. Ana babalarımız Türkçe
konuşamıyor diye utanırdık. Hocalarımıza karşı, arkadaşlarımıza karşı
utanırdık. Ve böyle durumlarda herkes birbirinden gizlerdi utancını. Neden biz
böyle idik? Bunun sebebini çok çok sonra öğrenecektik ama biraz da iş işten
geçmiş olacaktı.
Bizim
bir ana dilimiz vardı. Annelerimiz beşikte o ninnilerle uyutmuştu bizi. İlk o
dilden konuşmuş, o dilden ağlamış, o dilden gülmüştük. Bir başka dili ancak biz
de bir yabancı kadar konuşabiliyorduk. Ve Hiç kimse hiçbir dili ana dili kadar
güzel konuşamaz. Bir dil, ancak kendi halkı tarafından en güzel konuşulabilir.
Oysa Türkçede çıkaramadığımız sesler Lazcada yoktu. 36 harfli Laz Alfabesinde “Ö, I ve Ü sesleri yok. Ayrıca 29
harfli Türk Alfabesinde Lazcada bulunan ç', k', t', z', 3, 3' seslerini
verecek harfler yoktur. Çektiğimiz sıkıntılar bu yüzdendi. Türkçe’yi bu açıkladığım sebepten dolayı güzel
konuşamıyorduk. Lazca’yı konuşuyorduk fakat böyle bir dilin varlığından
haberimiz yoktu ve hiç tanımıyorduk. Bu tip konuşma sadece bize özgü idi ve
işin acısı bize yazgı olmuştu. Ailelerimiz bile bizi Lazca konuşturmaz olmuştu.
Bunun yasakla bir ilgisi yoktu, çocukların geleceği için bir kaygıydı. Sanki
çok düzgün konuşuyormuşuz gibi “Türkçe’niz
bozuluyor” diyorlardı. Lazca konuşan çocuklara bazı ailelerin arada bir
kızıp, “ç’e oğlum lacca k’onuşma
demedummii, niçun lacca k’onuşiyursin?” diye sitem ettikleri olurdu. Bu
örnekleri okul hayatında, iş hayatında ve gündelik hayatta çoğaltabiliriz.
Burada önemle vurgulanmak istenen nokta, neden Lazca konuşturulmadığımız ya da
Türkçe’yi neden bozuk konuştuğumuz değil. Doğuştan ilk okula gidene kadar
konuştuğumuz dil neden yok sayılıp bize bu travma yaşatıldı. Eğer Lazca’yı
konuştuğumuz kadar biraz da tanıyıp öğrenebilseydik, Türkçe’yi daha güzel ve
daha çabuk öğrenemez miydik? İlkokula kadar öğrendiğimiz ninniler, şarkılar,
masallar ne olacaktı? Çocukların beyninden bu değerleri yok etmek daha mı
kolaydı. Hayır… Hiç de öyle olmadı zaten. Çocukluğumda öğrendiklerim hala daha
durur hafızamda. Herkes için bu böyledir. Bunca zorlamaya, bunca yıllara ve
bunca değişime rağmen, okula başlayana kadar öğrendiğim çocuk masalları ve
şarkıları bugüne kadar hafızamdan silinmedi. Artık silinmez de.
“Mesel mesel xuxut'a / Goyxudoren m3'k'oşi but'k'a” veya “Mesel meseli / ar guda mseli” diye başlayan “mk'yapuşi meselepe”, “mtuti do coğori” ve “divişi meselepe” gibi masallar… “Get'k'obina,
xoca k'ak'a” gibi
oyunlar… “Elulu gelulu / Na var mulu muşeni", “ Ç'ink'a ç'ink'a xoroni / Badis bozo muroni”, “Ank'olas mank'olas / Na gaksinuz mundi nank'olas” gibi tekerleme ve şarkılar, annelerimizin ninnileri ile
uykuya dalarken, nine ve dedelerimizin dizlerinde hoplarken hafızamıza
kazınmış. Hafızamıza kazınıp kalmış ama anlatabileceğimiz ve anlayabilecek
çocuklarımız yok artık. Herkesin çocukları ana babasına küçükken söylediği
şarkıları, oynadığı oyunları sorar. Bizim küçükken söylediğimiz şarkıları
çocuklarımız anlamıyor. Oynadığımız oyunları çocuklarımız hiç bilmiyor. Bunlar
bir sitem olarak algılanmamalı. Kaybolan değerler olarak anlaşılmalıdır.
İnsanlar atalarından ödünç aldıkları kültürel mirası kaybetmeden gelecek
kuşaklara taşıyabilmelidir. Bu değerler kuşaklar arası taşınan bir emanettir.
Ve emaneti teslim edebilmek her toplumun kültüründe önemli bir gelenektir.
Burada
vermeye çalıştığımız örnekler, çocuk yaşlarda edinilen kişilik gelişimini
engelleyici önemli birkaç kesittir. Bizim bu durumu küçük yaşlardaki bir çocuk
için “travma” olarak adlandırmamız,
sadece sorunun önemine dikkat çekmek içindir. Bunun bilimsel anlamda sosyal ve
psikolojik adını koyacak olanlar eğitim ve bilim uzmanlarıdır.
Kamil Aksoylu
Dipnotlar
-------------------------------------------------------------------------------------------------------
*Ç’epxe: Genelde küçük fındık
filizlerinden kırılarak yapılan, 70-80 cm uzunluğunda ince çubuk.
Kurban
Bayramınızı ve yeni yılınızı kutlar, güzel günler dilerim. Haftaya görüşmek
üzere
Not: e-posta, özel mesaj ve yorumlarıyla
görüşlerini belirten arkadaşlarıma şimdilik teşekkür ediyorum. Sorulan bazı
sorular var, onları soru – yanıt şeklinde değil ama sırası geldikçe yazılarımda
değinip yanıtlayacağım.
DİĞER MAKALELERI
__________________________________________________________________
Mendra Gzalepe / Uzak Yollar : DIL (21.12.2006)
|