* Çiğdem Şahin
Basit bir tanımlama yapmak istersek, kültür, bir insanın yaşamak için
ihtiyaçlarını karşılama biçimidir…
Yaşamak için neler yaparız mesela; yemek yeriz, üstümüzü giyiniriz,
barınmak için ev yaparız, keyif almak için eğleniriz, halay çekeriz, dans
ederiz, şarkı söyleriz, acı çektiğimizde ya da sevdiklerimizi kaybettiğimizde
ağlarız, yas tutarız, ağıt tutarız… İşte bütün bu insani ihtiyaçlarımızı
karşılama biçimimiz kültürümüzdür ve
kültür toplumdan topluma değişir. Bir ülkenin kültürü diğer bir ülkenin
kültürüne benzemediği gibi, bir yörenin kültürü de diğerinkine benzemez. Hatta
aynı köyde bile farklı kültürlere sahip, ihtiyaçlarını farklı şekillerde
karşılayan farklı etnik ve dini gruplar olabilir. Buna hemen yakından bilinen
örnek olarak, kara denizde Hemşinli ve Lazların, Türkiye’nin bir çok yerinde
Laz, Kürt, Çerkez, Arnavut’un aynı mahallede aynı sokaklarda iç içe yaşamasını
verebiliriz…
Bu kültürler iç içe yaşamaktadır ama bir yandan da farklılıklarını korumaktadırlar,
korumalıdırlar…
Bugün bir doğunun, batının, güneyin yemek kültürü ile Karadenizin yemek
kültürü, giyim tarzı, eğlence tarzı, gelenek ve görenekleri aynı değilse, bir
Fransızın, bir Çinlinin bir Osmanlının, bir Hintlinin yemek kültürü ve mutfağı,
yaşayış biçimi aynı değildir. Aynı şekilde bir Japonun evlenme ve evlilik
töreni ile bir Amerikalının ki aynı değildir. Yine bir Budist ya da Hintlinin
ölüsüne yaptığı merasimle bir Arabın yaptığı merasim farklıdır. Bir Osmanlı
mimarisi ile bir Bizans mimarisi farklı olduğu gibi, bir Kızılderelinin
çadırını yapma biçimi ile bir eskimonunki
farklıdır.
Bu arada kültürün şekillenmesinde insanların geçmiş bilgi birikimi, gelenek
görenek ve dinleri kadar önemli bir etken de yaşadıkları iklim ve coğrafyadır…
Farklı iklim ve coğrafyaya göre şekillenen insanlar dünyanın her yerinde farklı
fiziksel görünüm ve özelliklere sahiptirler.
Örneğin insanların en zorunlu ihtiyaçlarından barınmayla iklim coğrafya
ilişkisini ele alalım. Her zaman yağmurlu olan bir bölgedeki evlerin yapısı ile
çok kurak bir bölgedeki evlerin yapısı kesinlikle birbirine benzemeyecektir.
Yine orman ve ağacın bol olduğu bir bölge ile hiç ağaç olmayan, kaya ve taşlık
bölgede de evler farklı yapılacaktır. Ben bunun örneğini birebir Artvin’in yan
yana bulunan iki yaylasında gördüm. Şavşat’ın bir yaylasında evler tamamen ağaç
kullanılarak yapılmışken, iyice çorak ve dağlık arazi olan Ardahan yaylasında
evler taştan ya da kerpiçtendir. Bunun örneğini daha bir çok yaylada gördüm.
Yine coğrafya ve iklim kadar insanın geleneksel değerleri ve inançları da
kültürü şekillendirebilir. Mesela ataerkil, bütün ailenin bir çatıda yaşaması
gerektiğine ait inancı olan bir kültürde bireyler evlerini bu ihtiyaçlarını
karşılayacak şekilde geniş ve çok odalı yapacaklardır. Ama bireysel kültürün ön
planda olduğu toplumlarda ise evler daha küçük ve tek çekirdek aileye hitap
edecek şekilde yapılacaktır.
Bununla birlikte yine o yöredeki iklim ve coğrafyaya bağlı olarak en çok ne
yetişiyorsa ya da hangi bitki örtüsü ve yiyecek fazlaysa o yörenin yemek
kültürü de ona göre şekillenecektir. Örneğin Karadeniz kültüründe çayın çok
önemli rol alması gibi. Ya da Isparta’da gülün,
Ordu’da fındığın. Bütün bu yiyecekler daha ekiminden sökümüne,
satılmasına kadar o kültüre ait bir gelenek ve süreç oluşturmaktadır. Doğu
Karadeniz’de çay toplamanın içmekten öte
çok daha önemli bir değeri vardır. Gerçekten de Doğu Karadeniz halkı için
çay bir içecek olmaktan öte, üretiminden masamıza, kahvaltı soframıza
gelene kadar geçirdiği süreçle
kültürümüzün önemli bir parçasıdır. Keza yine Karadenize özgü bir yiyecek olan
mısır da hem Laz mutfağına ait önemli bir değer hem de değirmenden
evlerimizdeki yerini alana kadar geçirdiği süreçle önemli bir kültür öğesidir. Bugün çay
toplamak için kurulan meciler eskiden mısır toplamak ve harmanlayıp onları
örmek için yapılırdı. Bunun için özel geceler düzenlenir, bu gecelerde türküler
maniler söylenir, eski hikayeler anlatılırdı…
İnsanların yemek, içmek, barınmak kadar önemli bir ihtiyaçları da sevmek,
evlenmek, üremek, çoğalmaktır. Yani karşı cinsle olan ilişki biçimleridir.
Evlilik öncesi tanışma, söz, nişan, nikah bütün bu süreçler de her toplumun
inanç ve değer yargılarına göre farklı farklı olmaktadır. Kiminde başlık
parası, berdel gibi sadece o kültüre has değerler olduğu gibi kiminde de nişan,
söz, çeyiz, düğün öncesi ve sonrası merasimler bulunmaktadır…
Günümüzde egemen bir kültür olan kapitalizmin bütün kültürleri
aynılaştırma, homojen bir insanlık ve dünya yaratma baskısı altında her şey ve
herkes birbirine benzemeye başlasa da, kültürel farklılıklar hala daha
insanlığın en kıymetli değeridir. Bunun için seyahat etmek isteriz, bunun için
başka ülkeleri görme isteği duyarız. Yoksa her yer birbirinin aynı olsa,
insanlar her yerde aynı şekilde yaşasa ve ihtiyaçlarını hep aynı şekilde
karşılasa, yani evleri aynı olsa, aynı yemekleri yeseler, aynı şekilde eğlenip
aynı müzik aletlerini dinleseler, aynı tarz melodileri söyleseler, düğünleri
gibi yasları, törenleri, ibadetleri, aynı olsa dünya ne kadar renksiz ne kadar tatsız bir yer olurdu düşünsenize…
Bir Mısır piramitlerinin olmadığını, bir Osmanlı, Bizans mimarisinin
olmadığını, Bir Aspendos’un Efes’in olmadığını, Eyfel kulesinin, Taç Mahal’in
olmadığını, Çin mutfağının, Fransız mutfağının, Osmanlı mutfağının olmadığını, Çinilerin o
kendilerine özgü çay merasimlerinin
olmadığını düşünün, gerçekten dünya ne kadar tatsız bir yer olurdu… Kimse bir başka ülkeyi, onların yaşam
biçimini, kültürünü merak etmez bu kadar zevk ve heyecanla seyahat etmek
istemezdi.
O halde kültür ve farklılığın insanlığı güzelleştiren, zenginleştiren bir
değer olduğu ve mutlaka korunması gerektiği sonucu ortaya çıkıyor buradan…
Peki kültür nasıl korunabilir, ya da yok olması önlenebilir, işte bu başlı
başına bir sorun. Bir de kültürün ne kadarının korunması ne kadarının
değişimine izin verilmesi, bu da apayrı bir sorunsal olarak karşımıza çıkıyor.
Çünkü dünya ve yaşam koşulları da sürekli değişiyor ve geçmişteki ihtiyaç karşılama biçimi ile
bugünkü ihtiyaçlarımızı karşılama biçimimiz de daha faydalı ve pratik araçların
bulunması ile değişiyor. Ya da şöyle özetleyebiliriz, bir zaman sonra pratik
yaşamı karşılamayan, gerçek yaşamda
karşılığı olmayan geleneksel
değerler ve kültürel öğeler işlevsizleşerek kendiliğinden kaybolmaya yüz
tutuyor…
Artık insanlar derede çamaşır
yıkamadıkları gibi, elde de çamaşır yıkamıyor, makine çağdaş yaşamın bir gerçeği. Bir zamanlar derede çamaşır
yıkarken insanlar türkü de söylerlermiş ve bu kendi içinde bir kültür
geliştirmiş de olabilirler, ama şimdi çamaşır makinesinin sağladığı kolaylıklar
varken ille o kültürü yaşatacağız diye derede çamaşır yıkayamayız değil mi?
Yine eskiden düğünlerde çeyiz önemli bir gelenekti ve o çeyiz eşyalarını
gelinler büyük bir gururla sererdi sehpalarına. O danteller, iğne oyaları, ne
emek ne göz nuru gerektirirdi. Onları sermek hoş güzel de, içim acısa da şunu
söylemeliyim günümüz hızlı ve pratik yaşamına uymuyor ne yazık ki. Artık hem
kadın hem erkek dışarıda çalışıyor ve evde çok zaman harcayamıyor… Onları sık
sık yıkamak, ütülemek, kolalamak, vitrin ve mutfak rafları için ayrı, sehpalar
için ayrı örtüler yapmak, bunlar hiç pratik ve gerçekçi değil. Çok üzgünüm ama
değil. Sonuçta ne oluyor çeyiz işe yarar bir şey olmaktan çıkıyor sadece
geleneksel değer olarak yaşatılan bir şeye dönüşüyor.
Bu arada gelenek ve töre olarak yüz yıllarca yaşatılan öyle değerler var ki
bunlar artık çağdaş dünyanın ve çağdaş
bireyin yaşam anlayışıyla, evrensel değer ve insan haklarıyla uyuşmuyor, kabul
görmüyor. Örneğin uğruna nice cana kıyılan kan davaları, nice genç kızların
ağlayarak gelinlik giymelerine neden olan, nice genci sevdiğine kavuşmaktan alı
koyan başlık parası, beşik kertmesi, berdel gibi geleneklerin, göreneklerin,
törelerin, bütün bu inanış ve adetlerin artık değişmesi, daha insani olan
evrensel değerlerle yer değiştirmesi gerekiyor…
Zira İnsan yaşamının ve mutluluğunun üstünde ne bir başka değer ne de başka
bir anlayış olabilir, olmamalıdır da…
Konumuz gereği Laz kültürüne gelirsek,
Laz kültürü de bütün bu saydığım
şeylerden bağımsız gelişmiyor şüphesiz. İklim ve coğrafya değişmese bile yaşam
koşulları ve insanların inanç ve değerleri değiştikçe Laz kültürü de değişiyor.
Bakın yaylalara, insanlar yaylalarda bile ahşap evler yapmıyor, dört katlı,
beş katlı beton binaları dikiyorlar Ayder’in tepesine… O geleneksel
düğünlerimiz, evden gelin çıkarma, yol
kesme adetlerimiz artık ritüel olarak bile uygulanmıyor, uygulansa bile o eski
tat yok hiçbirinde. Eskiden heyecanla beklenen gelin bohçalarına kimse dönüp bakmıyor
bile; çünkü gerçek yaşamda bir karşılığı yok o bohçadaki dantellerin, iğne
oyaların, el emeği göz nuru işlenmiş örtülerin.
Artık kimse görücü usulü ile evlenmediği için annelerin oğullarına
düğünlerde mevlütlerde kız beğenme hevesleri kursaklarında kalmış durumda, hiçbir anne kendi beğendiği
kızı oğluna kabul ettiremiyor. Kızlar da
öyle, ne doktorlar istiyor bile olsa, onlar kendi istedikleri ile evlenmekte
direniyorlar. Bu kötü mü peki, tabii ki kötü değil ama yine de insanın içi
burkuluyor. Eskiye ait bu değerleri
kaybederken kendi kültür ve değerlerinden de sanki bir şeyler eksiliyor.
Bu yüzden hiç olmazsa yaşatabileceklerimizi, yani pratik yaşamda
geçerliliği olanları, evrensel ve insani değerlerle uyuşanları yaşatalım. Mesela
dilimizi, türkülerimizi, manilerimizi, horonlarımızı, ölüye saygımızı,
nişanlılık ve evliliğin ritüel güzelliklerini, büyüğe saygıyı, yaşlıya hürmeti,
aile dayanışmasını, bu gibi değerlerimizi hala yaşatabiliriz. Giyim tarzımız
olmasa bile yemeklerimizi, Laz mutfağını yaşatmayı başarabiliriz. Düğünlerde
tulum gibi, horon gibi çalgılarla yaptığımız geleneksel eğlence biçimimizi
koruyabiliriz. En önemlisi dilimize, türkülerimize, manilerimize sahip
çıkabiliriz. Gelecek kuşağa bunları aktarmak için bir şeyler yapabiliriz.
Bu arada hepimiz kültürümüzün hem bugün hem yarın sergilenebileceği yaşayan
bir müzenin oluşmasına katkıda bulunabiliriz. Fotoğraf makinesi olan alır
makinesini yaylasında gördüğü evleri çeker, yöresel yapılanmaları çeker,
ninesini alır karşısına destan anlattırır, mani söyletir, kaydeder bunu; kimisi
Laz gelenek ve kültür motiflerini yazılarında öykülerinde kullanarak yapar
bunu, kimi Lazonayı konu eden bir roman yazar, böylece kültürümüz eserlerde
belgelerde yaşar hale gelir. Yarın on kuşak sonra bile bir araştırmacı Laz
kültürünü araştırmak istediğinde, yarattığımız bu canlı müze onların, kolu
kanadı olur. Bu arşivi kullanarak onlar da başka eserler ortaya çıkarırlar ve
teorik bile olsa kültürümüz yaşamaya devam eder…
Çünkü pratikte o değerlerin yaşamdan kalkması kötüdür ama bir kültürün,
özellikle de bir dilin hiçbir belgeye
geçememesi ve günün birinde insanlık tarafından tamamen unutulması bu
dayanılmaz bir acıdır o dilin sahipleri için…
Son olarak bugünkü kültürel homojenleşme ve
tek bir egemen kültürün, yani kapitalizmin tüm dünyayı aynılaştırma ve
kapitalist değerlerle biçimlendirilmiş tek bir küresel pazar haline dönüştürme
çabasına ve bunun yaratacağı tehlikelere değineceğim.
Bugün kapitalist tarz yaşam biçimi evlerimizin, odalarımızın içine kadar
girmiş durumda. Televizyonda izlediğimiz filmlerdeki batı tipi yaşam biçimi her
yerde her şeyde gözlemleyebiliyoruz… Artık onlar gibi giyiniyor olar gibi
evlerimizi döşüyoruz. Oların eğlendiği
gibi diskolarda barlarda eğleniyoruz. Sevgilerimizi olar gibi ifade ediyor
flörtümüzü olar gibi yapıyoruz. Düğünlerimiz, şenliklerimiz onların müziği,
onların dansıyla gerçekleşiyor. Ve dilimiz, dilimize de her geçen gün yabancı
sözlüklerin hakim olduğunu görüyoruz.
Kafelerimizin, retoranlarımızın, otellerimizin adı hep İngilizce,
şirketlerimizin, bankalarımızın, hastanelerimizin… Bu adları koyduğumuzda daha
havalı daha değerli olduklarını düşünüyoruz onların…
Kısacası aslımızdan sıyrılıp onlar gibi olmak için yarışıyoruz… Bir gün
aynaya baktığımızda kendimizi tanıyamayacağız bu gidişle… Biz kimiz nerden
geldik ne olduk diyeceğiz… Daha da kötüsü çocuklarımıza dedelerini, geldikleri
kültürü, asıllarını anlatamayacağız… Onları yabancılık çektikleri, sığıntı bir kimlikle yaşamaya mahküm edeceğiz sonsuza
kadar…
Peki bundan kim kazanacak, tabii ki egemen kültür yani kapitalizm…
Kapitalizm önce beynimizi ele geçiriyor, beğenilerimizi, zevklerimizi, hayattan
keyif alma biçimimizi, giyim zevkimizi, ev döşeme zevkimizi, damak tadımızı ve
sonra mallarını satmaya başlıyor, yarattığı küresel meta ekonomisinin küresel
pazarı haline getirerek bizleri…
Onların blucinlerini giymek, hamburgerlerini yemek, diskoda eğlenmek,
Amerikan filmlerini seyretmek hayatımızın vazgeçilmezleri oluyor her geçen gün…
Onlar zenginliklerine zenginlik katarken biz aslımızı yitiriyoruz, kendi
değerlerimize yüz vermez, kendi kumaşımızı, sigaramızı, çayımızı tüketmez
oluyoruz… İlla ithal marka diye tutturuyoruz… Ve onlar zenginleşmeye devam
ederken biz fakirleşen zavallı az gelişmiş ülke sıfatından bir türlü
sıyrılamıyoruz. Biz ne kadar tükettiklerimizle onlar gibi olduğumuzu sansak da
onların gözünde üçüncü dünya ülke vatandaşı, ikinci sınıf vatandaş
kimliğimizden kurtulamıyoruz…
Düşünün Avrupa ve Amerika’ya seyahat ederken karşılaştığımız vize problemlerini
ve hava alanlarında karşılaştığımız muameleleri…
Evet kendimiz olmayı başaramadığımız sürece bizi itekleyen, dürtükleyen,
kullanmak isteyen, sömüren, sırtımızdan zengin olmak isteyenler çok olacaktır…
Tek kurtuluşumuz kendimiz olmaktır, kendimizi sevmektir… Bu dünyadaki
duruşumuzda da böyledir, kendi ülkemizde kendi etnik kültürümüz açısından da
böyledir…
Kendimiz olmayı ise ülkemizin sahip olduğu her renge, her kültüre her etnik
kimliğe ve inanca sahip çıkarak
başarabiliriz ancak…Herkesin kendi dilini konuşabildiği, kendi türküsünü,
manisini seslendirebildiği, nasıl
yaşamak istiyorsa, nasıl giymek
istiyorsa öyle yaşayabildiği, öyle giyinebildiği, inançlarını özgürce
gerçekleştirebildiği, özgürce kendisini ifade edebildiği demokratik bir ortamın
sağlanmasıyla ve en önemlisi evrensel değerlerle geleneksel değerlerin
harmanlanmasıyla bunu gerçekleştirebiliriz ancak…
Umudumuz ve mücadelemizin bu zeminde birleşmesi ve çoğalması dileğiyle…
* Yard. Doç. (İstanbul Universitesi)
|