KÜLTÜR VE LAZ KÜLTÜRÜ... Yazdır E-posta
Lazebura©   
01.10.2006 I 20:56

* Çiğdem Şahin

cigdem_sahin Basit bir tanımlama yapmak istersek, kültür, bir insanın yaşamak için ihtiyaçlarını karşılama biçimidir…  Yaşamak için neler yaparız mesela; yemek yeriz, üstümüzü giyiniriz, barınmak için ev yaparız, keyif almak için eğleniriz, halay çekeriz, dans ederiz, şarkı söyleriz, acı çektiğimizde ya da sevdiklerimizi kaybettiğimizde ağlarız, yas tutarız, ağıt tutarız… İşte bütün bu insani ihtiyaçlarımızı karşılama biçimimiz kültürümüzdür ve  kültür toplumdan topluma değişir. Bir ülkenin kültürü diğer bir ülkenin kültürüne benzemediği gibi, bir yörenin kültürü de diğerinkine benzemez. Hatta aynı köyde bile farklı kültürlere sahip, ihtiyaçlarını farklı şekillerde karşılayan farklı etnik ve dini gruplar olabilir. Buna hemen yakından bilinen örnek olarak, kara denizde Hemşinli ve Lazların, Türkiye’nin bir çok yerinde Laz, Kürt, Çerkez, Arnavut’un aynı mahallede aynı sokaklarda iç içe yaşamasını verebiliriz…

 

Bu kültürler iç içe yaşamaktadır ama bir yandan da farklılıklarını korumaktadırlar, korumalıdırlar…

Bugün bir doğunun, batının, güneyin yemek kültürü ile Karadenizin yemek kültürü, giyim tarzı, eğlence tarzı, gelenek ve görenekleri aynı değilse, bir Fransızın, bir Çinlinin bir Osmanlının, bir Hintlinin yemek kültürü ve mutfağı, yaşayış biçimi aynı değildir. Aynı şekilde bir Japonun evlenme ve evlilik töreni ile bir Amerikalının ki aynı değildir. Yine bir Budist ya da Hintlinin ölüsüne yaptığı merasimle bir Arabın yaptığı merasim farklıdır. Bir Osmanlı mimarisi ile bir Bizans mimarisi farklı olduğu gibi, bir Kızılderelinin çadırını yapma biçimi ile bir eskimonunki  farklıdır.

Bu arada kültürün şekillenmesinde insanların geçmiş bilgi birikimi, gelenek görenek ve dinleri kadar önemli bir etken de yaşadıkları iklim ve coğrafyadır… Farklı iklim ve coğrafyaya göre şekillenen insanlar dünyanın her yerinde farklı fiziksel görünüm ve özelliklere sahiptirler.

Örneğin insanların en zorunlu ihtiyaçlarından barınmayla iklim coğrafya ilişkisini ele alalım. Her zaman yağmurlu olan bir bölgedeki evlerin yapısı ile çok kurak bir bölgedeki evlerin yapısı kesinlikle birbirine benzemeyecektir. Yine orman ve ağacın bol olduğu bir bölge ile hiç ağaç olmayan, kaya ve taşlık bölgede de evler farklı yapılacaktır. Ben bunun örneğini birebir Artvin’in yan yana bulunan iki yaylasında gördüm. Şavşat’ın bir yaylasında evler tamamen ağaç kullanılarak yapılmışken, iyice çorak ve dağlık arazi olan Ardahan yaylasında evler taştan ya da kerpiçtendir. Bunun örneğini daha bir çok yaylada gördüm.

Yine coğrafya ve iklim kadar insanın geleneksel değerleri ve inançları da kültürü şekillendirebilir. Mesela ataerkil, bütün ailenin bir çatıda yaşaması gerektiğine ait inancı olan bir kültürde bireyler evlerini bu ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde geniş ve çok odalı yapacaklardır. Ama bireysel kültürün ön planda olduğu toplumlarda ise evler daha küçük ve tek çekirdek aileye hitap edecek şekilde yapılacaktır.

Bununla birlikte yine o yöredeki iklim ve coğrafyaya bağlı olarak en çok ne yetişiyorsa ya da hangi bitki örtüsü ve yiyecek fazlaysa o yörenin yemek kültürü de ona göre şekillenecektir. Örneğin Karadeniz kültüründe çayın çok önemli rol alması gibi. Ya da Isparta’da gülün,  Ordu’da fındığın. Bütün bu yiyecekler daha ekiminden sökümüne, satılmasına kadar o kültüre ait bir gelenek ve süreç oluşturmaktadır. Doğu Karadeniz’de çay toplamanın  içmekten öte çok daha önemli bir değeri vardır. Gerçekten de Doğu Karadeniz halkı için çay  bir içecek olmaktan  öte, üretiminden masamıza, kahvaltı soframıza gelene kadar  geçirdiği süreçle kültürümüzün önemli bir parçasıdır. Keza yine Karadenize özgü bir yiyecek olan mısır da hem Laz mutfağına ait önemli bir değer hem de değirmenden evlerimizdeki yerini alana kadar geçirdiği süreçle  önemli bir kültür öğesidir. Bugün çay toplamak için kurulan meciler eskiden mısır toplamak ve harmanlayıp onları örmek için yapılırdı. Bunun için özel geceler düzenlenir, bu gecelerde türküler maniler söylenir, eski hikayeler anlatılırdı…

İnsanların yemek, içmek, barınmak kadar önemli bir ihtiyaçları da sevmek, evlenmek, üremek, çoğalmaktır. Yani karşı cinsle olan ilişki biçimleridir. Evlilik öncesi tanışma, söz, nişan, nikah bütün bu süreçler de her toplumun inanç ve değer yargılarına göre farklı farklı olmaktadır. Kiminde başlık parası, berdel gibi sadece o kültüre has değerler olduğu gibi kiminde de nişan, söz, çeyiz, düğün öncesi ve sonrası merasimler bulunmaktadır…

Günümüzde egemen bir kültür olan kapitalizmin bütün kültürleri aynılaştırma, homojen bir insanlık ve dünya yaratma baskısı altında her şey ve herkes birbirine benzemeye başlasa da, kültürel farklılıklar hala daha insanlığın en kıymetli değeridir. Bunun için seyahat etmek isteriz, bunun için başka ülkeleri görme isteği duyarız. Yoksa her yer birbirinin aynı olsa, insanlar her yerde aynı şekilde yaşasa ve ihtiyaçlarını hep aynı şekilde karşılasa, yani evleri aynı olsa, aynı yemekleri yeseler, aynı şekilde eğlenip aynı müzik aletlerini dinleseler, aynı tarz melodileri söyleseler, düğünleri gibi yasları, törenleri, ibadetleri, aynı olsa dünya ne kadar renksiz  ne kadar tatsız bir yer olurdu düşünsenize…

Bir Mısır piramitlerinin olmadığını, bir Osmanlı, Bizans mimarisinin olmadığını, Bir Aspendos’un Efes’in olmadığını, Eyfel kulesinin, Taç Mahal’in olmadığını, Çin mutfağının, Fransız mutfağının, Osmanlı  mutfağının olmadığını, Çinilerin o kendilerine özgü çay  merasimlerinin olmadığını düşünün, gerçekten dünya ne kadar tatsız bir yer olurdu…  Kimse bir başka ülkeyi, onların yaşam biçimini, kültürünü merak etmez bu kadar zevk ve heyecanla seyahat etmek istemezdi.

O halde kültür ve farklılığın insanlığı güzelleştiren, zenginleştiren bir değer olduğu ve mutlaka korunması gerektiği sonucu ortaya çıkıyor buradan…

Peki kültür nasıl korunabilir, ya da yok olması önlenebilir, işte bu başlı başına bir sorun. Bir de kültürün ne kadarının korunması ne kadarının değişimine izin verilmesi, bu da apayrı bir sorunsal olarak karşımıza çıkıyor. Çünkü dünya ve yaşam koşulları da sürekli değişiyor ve  geçmişteki ihtiyaç karşılama biçimi ile bugünkü ihtiyaçlarımızı karşılama biçimimiz de daha faydalı ve pratik araçların bulunması ile değişiyor. Ya da şöyle özetleyebiliriz, bir zaman sonra pratik yaşamı karşılamayan, gerçek yaşamda  karşılığı olmayan  geleneksel değerler ve kültürel öğeler işlevsizleşerek kendiliğinden kaybolmaya yüz tutuyor…

Artık insanlar derede çamaşır yıkamadıkları gibi, elde de çamaşır yıkamıyor, makine çağdaş yaşamın  bir gerçeği. Bir zamanlar derede çamaşır yıkarken insanlar türkü de söylerlermiş ve bu kendi içinde bir kültür geliştirmiş de olabilirler, ama şimdi çamaşır makinesinin sağladığı kolaylıklar varken ille o kültürü yaşatacağız diye derede çamaşır yıkayamayız değil mi? Yine eskiden düğünlerde çeyiz önemli bir gelenekti ve o çeyiz eşyalarını gelinler büyük bir gururla sererdi sehpalarına. O danteller, iğne oyaları, ne emek ne göz nuru gerektirirdi. Onları sermek hoş güzel de, içim acısa da şunu söylemeliyim günümüz hızlı ve pratik yaşamına uymuyor ne yazık ki. Artık hem kadın hem erkek dışarıda çalışıyor ve evde çok zaman harcayamıyor… Onları sık sık yıkamak, ütülemek, kolalamak, vitrin ve mutfak rafları için ayrı, sehpalar için ayrı örtüler yapmak, bunlar hiç pratik ve gerçekçi değil. Çok üzgünüm ama değil. Sonuçta ne oluyor çeyiz işe yarar bir şey olmaktan çıkıyor sadece geleneksel değer olarak yaşatılan bir şeye dönüşüyor.

Bu arada gelenek ve töre olarak yüz yıllarca yaşatılan öyle değerler var ki bunlar artık çağdaş  dünyanın ve çağdaş bireyin yaşam anlayışıyla, evrensel değer ve insan haklarıyla uyuşmuyor, kabul görmüyor. Örneğin uğruna nice cana kıyılan kan davaları, nice genç kızların ağlayarak gelinlik giymelerine neden olan, nice genci sevdiğine kavuşmaktan alı koyan başlık parası, beşik kertmesi, berdel gibi geleneklerin, göreneklerin, törelerin, bütün bu inanış ve adetlerin artık değişmesi, daha insani olan evrensel değerlerle yer değiştirmesi gerekiyor…

Zira İnsan yaşamının ve mutluluğunun üstünde ne bir başka değer ne de başka bir anlayış olabilir, olmamalıdır da…

Konumuz gereği Laz kültürüne gelirsek,  Laz kültürü de  bütün bu saydığım şeylerden bağımsız gelişmiyor şüphesiz. İklim ve coğrafya değişmese bile yaşam koşulları ve insanların inanç ve değerleri değiştikçe Laz kültürü de değişiyor.

Bakın yaylalara, insanlar yaylalarda bile ahşap evler yapmıyor, dört katlı, beş katlı beton binaları dikiyorlar Ayder’in tepesine… O geleneksel düğünlerimiz, evden gelin çıkarma,  yol kesme adetlerimiz artık ritüel olarak bile uygulanmıyor, uygulansa bile o eski tat yok hiçbirinde. Eskiden heyecanla beklenen gelin bohçalarına kimse dönüp bakmıyor bile; çünkü gerçek yaşamda bir karşılığı yok o bohçadaki dantellerin, iğne oyaların, el emeği göz nuru işlenmiş örtülerin.  Artık kimse görücü usulü ile evlenmediği için annelerin oğullarına düğünlerde mevlütlerde kız beğenme hevesleri kursaklarında  kalmış durumda, hiçbir anne kendi beğendiği kızı oğluna kabul ettiremiyor.  Kızlar da öyle, ne doktorlar istiyor bile olsa, onlar kendi istedikleri ile evlenmekte direniyorlar. Bu kötü mü peki, tabii ki kötü değil ama yine de insanın içi burkuluyor. Eskiye ait bu  değerleri kaybederken kendi kültür ve değerlerinden de sanki bir şeyler eksiliyor.

Bu yüzden hiç olmazsa yaşatabileceklerimizi, yani pratik yaşamda geçerliliği olanları, evrensel ve insani değerlerle uyuşanları yaşatalım. Mesela dilimizi, türkülerimizi, manilerimizi, horonlarımızı, ölüye saygımızı, nişanlılık ve evliliğin ritüel güzelliklerini, büyüğe saygıyı, yaşlıya hürmeti, aile dayanışmasını, bu gibi değerlerimizi hala yaşatabiliriz. Giyim tarzımız olmasa bile yemeklerimizi, Laz mutfağını yaşatmayı başarabiliriz. Düğünlerde tulum gibi, horon gibi çalgılarla yaptığımız geleneksel eğlence biçimimizi koruyabiliriz. En önemlisi dilimize, türkülerimize, manilerimize sahip çıkabiliriz. Gelecek kuşağa bunları aktarmak için bir şeyler yapabiliriz.

Bu arada hepimiz kültürümüzün hem bugün hem yarın sergilenebileceği yaşayan bir müzenin oluşmasına katkıda bulunabiliriz. Fotoğraf makinesi olan alır makinesini yaylasında gördüğü evleri çeker, yöresel yapılanmaları çeker, ninesini alır karşısına destan anlattırır, mani söyletir, kaydeder bunu; kimisi Laz gelenek ve kültür motiflerini yazılarında öykülerinde kullanarak yapar bunu, kimi Lazonayı konu eden bir roman yazar, böylece kültürümüz eserlerde belgelerde yaşar hale gelir. Yarın on kuşak sonra bile bir araştırmacı Laz kültürünü araştırmak istediğinde, yarattığımız bu canlı müze onların, kolu kanadı olur. Bu arşivi kullanarak onlar da başka eserler ortaya çıkarırlar ve teorik bile olsa kültürümüz yaşamaya devam eder…

Çünkü pratikte o değerlerin yaşamdan kalkması kötüdür ama bir kültürün, özellikle de bir  dilin hiçbir belgeye geçememesi ve günün birinde insanlık tarafından tamamen unutulması bu dayanılmaz bir acıdır o dilin sahipleri için…

Son olarak bugünkü kültürel homojenleşme ve  tek bir egemen kültürün, yani kapitalizmin tüm dünyayı aynılaştırma ve kapitalist değerlerle biçimlendirilmiş tek bir küresel pazar haline dönüştürme çabasına ve bunun yaratacağı tehlikelere değineceğim.

Bugün kapitalist tarz yaşam biçimi evlerimizin, odalarımızın içine kadar girmiş durumda. Televizyonda izlediğimiz filmlerdeki batı tipi yaşam biçimi her yerde her şeyde gözlemleyebiliyoruz… Artık onlar gibi giyiniyor olar gibi evlerimizi döşüyoruz.  Oların eğlendiği gibi diskolarda barlarda eğleniyoruz. Sevgilerimizi olar gibi ifade ediyor flörtümüzü olar gibi yapıyoruz. Düğünlerimiz, şenliklerimiz onların müziği, onların dansıyla gerçekleşiyor. Ve dilimiz, dilimize de her geçen gün yabancı sözlüklerin hakim  olduğunu görüyoruz. Kafelerimizin, retoranlarımızın, otellerimizin adı hep İngilizce, şirketlerimizin, bankalarımızın, hastanelerimizin… Bu adları koyduğumuzda daha havalı daha değerli olduklarını düşünüyoruz onların…

Kısacası aslımızdan sıyrılıp onlar gibi olmak için yarışıyoruz… Bir gün aynaya baktığımızda kendimizi tanıyamayacağız bu gidişle… Biz kimiz nerden geldik ne olduk diyeceğiz… Daha da kötüsü çocuklarımıza dedelerini, geldikleri kültürü, asıllarını anlatamayacağız… Onları yabancılık çektikleri, sığıntı  bir kimlikle yaşamaya mahküm edeceğiz sonsuza kadar…

Peki bundan kim kazanacak, tabii ki egemen kültür yani kapitalizm… Kapitalizm önce beynimizi ele geçiriyor, beğenilerimizi, zevklerimizi, hayattan keyif alma biçimimizi, giyim zevkimizi, ev döşeme zevkimizi, damak tadımızı ve sonra mallarını satmaya başlıyor, yarattığı küresel meta ekonomisinin küresel pazarı haline getirerek bizleri…

Onların blucinlerini giymek, hamburgerlerini yemek, diskoda eğlenmek, Amerikan filmlerini seyretmek hayatımızın vazgeçilmezleri oluyor her geçen gün… Onlar zenginliklerine zenginlik katarken biz aslımızı yitiriyoruz, kendi değerlerimize yüz vermez, kendi kumaşımızı, sigaramızı, çayımızı tüketmez oluyoruz… İlla ithal marka diye tutturuyoruz… Ve onlar zenginleşmeye devam ederken biz fakirleşen zavallı az gelişmiş ülke sıfatından bir türlü sıyrılamıyoruz. Biz ne kadar tükettiklerimizle onlar gibi olduğumuzu sansak da onların gözünde üçüncü dünya ülke vatandaşı, ikinci sınıf vatandaş kimliğimizden kurtulamıyoruz…

Düşünün Avrupa ve Amerika’ya seyahat ederken karşılaştığımız vize problemlerini ve hava alanlarında karşılaştığımız muameleleri…

Evet kendimiz olmayı başaramadığımız sürece bizi itekleyen, dürtükleyen, kullanmak isteyen, sömüren, sırtımızdan zengin olmak isteyenler çok olacaktır…

Tek kurtuluşumuz kendimiz olmaktır, kendimizi sevmektir… Bu dünyadaki duruşumuzda da böyledir, kendi ülkemizde kendi etnik kültürümüz açısından da böyledir…

Kendimiz olmayı ise ülkemizin sahip olduğu her renge, her kültüre her etnik kimliğe ve inanca  sahip çıkarak başarabiliriz ancak…Herkesin kendi dilini konuşabildiği, kendi türküsünü, manisini  seslendirebildiği, nasıl yaşamak istiyorsa,  nasıl giymek istiyorsa öyle yaşayabildiği, öyle giyinebildiği, inançlarını özgürce gerçekleştirebildiği, özgürce kendisini ifade edebildiği demokratik bir ortamın sağlanmasıyla ve en önemlisi evrensel değerlerle geleneksel değerlerin harmanlanmasıyla bunu gerçekleştirebiliriz ancak…

Umudumuz ve mücadelemizin bu zeminde birleşmesi ve çoğalması dileğiyle…

* Yard. Doç. (İstanbul Universitesi)

 

 

 


Yorum (2)add comment

nara said:

Merhaba,
benim bu yazıya ilişkin bir yorumum vardı ama yenidne yorumlarsak ;
k.denizde kültürlerin öen çıkışı önemseniyor. İnsanların kafasında bir kuşku var tabi o da " bölünme" korkusu ; o kadar savaş ver, şehit ver sonra YDD ve BOP gibi küresel senaryolara yöresel çıkış bul.. Veya küreselliğe rağmen kültürlerin harmanlanışı...Demokrasi talepleri, özgürlük talepleri... Önemli olan fikirlerin paylaşımı ve şiddeti dışlamak şu aşamada...Tabi tarihi çarpıtmadan ve damlaları denizleştirmeden birbirimize fikirlerimiz açıklamak.. Bu yolda birileri reklam da olacak,çevrede edinecek. dışlayıcı olacak belki birirleri de olup biteni anlamaya çalışacak... Ama dediğimiz gibi şiddeti ve tek tipçiliği, etnik faşizmi dışlayarak insanca bir tutum sergilemeliyiz bence...

Nara
 
Şikayet et
Beğenmedim
Beğendim
2007-02-24 08:58:15
Oylama: +0

isimsiz said:

tamamen ideolojik yazılmış bir yazı.... akademisyen birine hiç mi hiç yakıştıramadım... söylediklerine katılmış olsam bile idelojik bir yazıyı kaleme almasını benimsemedim... hele hele kültür hakkında yazmışsa....öte yandan karadeniz kültürünün korunmasına değinmek istemiş ama nedense hep başka başka örneklerle konuyu anlatmış... tespitleri doğru ama kanımca eksik.
 
Şikayet et
Beğenmedim
Beğendim
2006-11-06 18:22:27
Oylama: +0

Yorum yaz
Yorum yazabilmeniz icin sisteme giris yapmalisiniz.

busy




Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!Ma.gnolia!Free social bookmarking plugins and extensions for Joomla! websites!
 

Güncel Etkinlikler

3. Yeşil Yayla Kültür, Sanat ve Çevre Festivali başlıyor

26.06.2008 I 23:56 | Lazebura©

article thumbnail Yeşil Yayla, bozkırın tezenesi Neşet Ertaş’ı ağırlıyor Gola Kültür, Sanat ve Ekoloji Derneği tarafından organize edilen ve...
Makelenin Devamı...

Vadime Dokunma!

16.06.2008 I 15:48 | Lazebura©

article thumbnail 22 Haziran 2008 Tarihinde Kadıköy Meydanında, D.Karadeniz de Abu Çağlayan Deresi, Arılı Deresi, Fırtına Deresi, Hemşin Deresi, Senöz Deresi,...
Makelenin Devamı...

Üye Girişi

Kimler Online

Online olan üye yok!
Powered By PageCache
Generated in 0.24166 Seconds
Generated in 0.352721214294 Seconds