Arşiv Kultur ve Gelenek Kultur ve Gelenek

İmgesel Şems Yazdır E-posta
Nihat Çapar   
13.06.2006 I 00:00

( Kanser virüslerinin,bedenini hain ve olanca gücüyle çarmıha gerdiği insana Kalbimin Nasıralı' sına: Kazım Koyuncu' ya ) ...
-Sus. Yaklaş yanıma...
Aldı ellerini. Bırakmadı.
-Yaklaş az daha...

'' Sokak lambasının altına gelip, ince parmaklarını bileğinden tutarak; pantolonunun cebine yöneltti. Isınan geceye soğuk bir şekilde bakan bir çift gözle; el sıkışırcasına onurlanan; üzgün, üzgünlüğünü belli etmemek için barındırdığı tütün kokusunu etrafa fazlaca yayan;

huzursuz, yaydığı kokunun etkisini kaybetmesine yakın kendisine bakan göz bebeklerinden gözlerini kaçıran; kaçan gözlerinin aksine yüreğini dimdik tutan; hissini bir küçük göz yaşıyla resmeden sırdaş, yoldaş, asi bir sigara paketi; jelatininin zorlanmasına karşı koyamayarak saldı düğümlerini solmuş göz bebeklerinin huzuruna. Efsununu, zayıf bir bedene teslim etmiş parmak kemikleri; kıvrılarak aldı paketin içerisinden beyaz sarmayı. Diğer cebini yokladı pantolonun üzerinden... Rahatsız etmeyen bir hacme el attı bu kez, diğer bileğine sarılarak...


Çakmak...

Küçük gaz birikintisine ev sahipliği yapan beyaz bir çakmak...
Fırlattı; karşıda, batmak üzere duran güneşin yaydığı kızıllığı yarmak istercesine, kızılın ortasına.
İlerledi.
Kağıt mendillere sorumluluk yükleyip ''ben gelene kadar buradan ayrılmayın'' diyerek çalıların arasına işemeye giden al yanaklı bir çocuğu fark etti; ve üşümemek için -delikli bir tenekede ateşe verdiği- dirayetini alevlerin hüznüne salmış bir bir küçülen gazete sayfalarını. Çocuk adım adım yaklaşırken o, adım adım uzaklaşıyordu; dağılmasını istediği kızıllığın ortasında. Elindeki çakmağı fırlattığını düşünmemişti elbet; ama merakta etmişti hani, yanmamış bir sigara tekinin cılız ellerde ne diye kızıllara büründüğünü; nemli bir kibriti uzatırken... Aldı kibritin, hafif nemle ağırlaşan hanesini. Kafasını almaya çalışıyordu kızıl bulutların oyuna getirdiği gökyüzünün, kıyıda köşede kalmış hüzünlü mavisinden... Kibriti aldı; uyuduğu kutunun sıcak yerinden. Diğer kibritler ''elveda'' derken sürtünüp feda olacak bu şanssıza, o; notası ağzında,
daldı uzaklara...

...

'' - İsmi nedir?
- Mandolin.
- Mandolin?
- Evet... ''
...

İlk tanıştığı günü görebilmekti umudu, aşık olduğu mandoline.Puslu gözleri, fark etmiyordu yanındaki küçük çocuğu...

-Abi...

Duymadı.

-Abi...

Duymadı.
Kolundan tuttu. Sarstı kısa bir süre.

-Abi...

Kafasını çevirdi çocuğa. Boya sandığını ele veren siyah parmaklar; beyaz bir mendil sunuyordu, oturduğu sandığın terasından. Sigara henüz alev almamıştı. Sigarayı tutuğu ele uzatılan beyaz mendile uzanmak için aldı saçlarını; kulağının ardına ve mendili; boşalan avuçlarına. Cebindeki tüm parayı koydu, sandığın giriş katına. Göz attı. Çocuk diyecek oldu umarının bu olmadığını. Niyetlendi fakat; onu yerinde bulamadı...
Siyah paltosunun ceplerine sığındı, çaresiz marifetliler.
Güneşin kızıllığına doğru yöneldi;
yavaş yavaş adımlar atmaya devam edip,
arkasına bakmadan,
gözlerini;
bir kez olsun yıkmadan...
Postallarının bağcıklarını çözdü ilk; beyaz boğazlı kazağının düğümünü bir kez katlayarak.
...
Kulakları hiç olmadığı kadar sıcak; dilinde ise hiç ummadığı kadar taze bir sıvı...
Düşünmediğindendi fırlattığı; bileğine kayışla sabitlediği sayaçtaki zamanın, meblağsını.
Hafif terlemeye başladı. Paltosunu çıkardı.
Fırlattı,attı!
Fırlattı,attı!
Fırlattı,attı!
Fırlattı, ...

-'' Ah ulan ''

Dedi, kendi kendine.

'' Bir başınasın birader ''

Dedi sonra içinden: '' ne konuşuyorsun yol ortasında ''

Gülümsedi... Devam etti konuşmasına; susarak:

''Ah ulan, ne vardı bir kemençe otursaydı koynuma. Bir tulum sorsaydı hatırımı. Bir keman alevleseydi sigaramı; bir bançoyla oturup sıcacık bir pide; kavalla demli bir çay tadı... Ahhh...''

Gülümsedi... Devam etti konuşmasına; bağırarak:

'' Bağis vordi vardi âiri
Nana éira kogale
3ilvad moüod vamaéopu
Nanaia éira kogale
3ira éira nanaia éira kogale ''

İlki bitti ki; ıslıkla eşlik etti boşalan yerine, dizelerin:

'' Muöod mapşaliak teşi
Nana éira kogale
Süan üoropak ma omöopu
Nanaia éira kogale
3ira éira nanaia éira kogale ''

Boğazdan bakıyordu memleketi Hopa' ya...

( Sesini yükseltti.)

Temsili geldi aklına. Bir yandan söylüyor, ıslıkla dolduruyor; bir yandan kulakları çınlayıp, tüyleri; selama geçiyordu...

Temsili geldi aklına, Karadeniz' in kara sularında yüzen çocukların sesi...

'' Viya! ''

Diyordu, Laz yarenler

'' Viya Kazım !!! ''

Gülümsedi, boğazdan...

Yüzmeyi bilse ne olurdu, bilmese ne? Ama duyuyordu yarenleri:

'' Viya ağam, Viya paşam, Viya, Didou Nana' m... ''

...

Islıkla girdi, son dörtlüğün ayrımına; cüzdanındaki beşinci misafiriyle:

'' Si vardisu uçguku do
Nana éira kogale
Tişen goévangvrdişnero
Nanaia éira kogale
3ira éira nanaia éira kogale ''

...

-'' Heyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyyy''

( Nefes nefese... )

Bir an olur ya hani; sınıfın ortasında en yakın arkadaşınıza küfürle ses edersiniz de, elli kişi; -kızlı erkekli- sus pus olup size bakar, küfredeceğinizi sezmişçesine...

Bir an olur ya hani; en sevmediğiniz adam duyar, onca kişi arasında; duymaması gereken en basit kelimeyi...

Bir an olur ya hani; '' yok '' der babanız ''olmaz, veremem izin ''... Bağırırsınız istemeden ve herkes dönüp açmaz küçük ağzını; yemek için hazırlanan gözlerle; diker üzerinize, gözlerini...

Bir an olur ya hani; susarız Kazım' a... Akarız bir anlık kara sularına... Saygı duyarız, ağzından uçuşan ezgileri; inancıyla gözler önünde, yoğurmasına...

O an da susar mı bütün kent? Sustu. Bu ağır bedeni görmesinden değil ha;
bu bedene olan; saygısından...

Devam etti:

-Hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de; geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile; tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar' a, ateş hırsızlarına, Ernesto'ya; yollara -yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz hiçbir zaman olmayacaklara; üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara... Sıcaklığımı gönderiyorum...
Her şeye rağmen yeryüzünde şarkılar söyledim...
Teşekkürler dünya...

...

Haykırdı. Bu, güzel sesinin görülmemiş isyanı mıydı?
Ağlaması mıydı, kemanın çağrıya kulak verdiğini umarak?
Susması mıydı yoksa, tüm dünyaya; bağırarak...

Sustu Kazım... Tüm dünyaya; bağırarak...

Kirli sakalları bembeyaz duruyordu, kızıllığını yitiren güneşsiz mekanda. Göğüs kafesi ısınmaya başladı ki; kazağın kollarını dirseklerine doğru -geriye- çekti.
Bembeyazdı...
Bir genç, bir genç, bir gençti ki o an;
birden sahneye atılır, birden alır enstrümanı eline, vururdu ilk hareketi hazır tele. Oturup izlerdi gerisini; kendisini beklemeden uçuşup, gökyüzüne yönelen; ezgilerle...
...
Ömrünün son ayrımında, çıplak yollarda, türlü seyreden zorluklara karşın; yalnız başına gölgesini taşıyan adam,
o kadar gençti işte; o kadar delikanlı, o kadar heyecanlı,
o kadar muhalif;
içindekinin keyfine...

Boğazdan bakıyordu memleketi Hopa' ya...

Yüreğini Karadeniz' in öfkeli sularında bırakıp gelmişti. Umutlarını yüklendi, kitaplarını yüklendi, diyeceği ağzında; bıraktı yüreğini, öfkeli kara sulara. Lastiğini kavrayarak sıyırdı beyaz, boğazlı, el işlemesi kazağın; bedeninden.
Fırlattı...
Söktü bağcıklarını postalların. Boyası gelmiş; ama Kazım, seyrine emanet etmişti; postalların bu gereksinimlerini. Çorapları kaldı yalnız, pantolonu ve üzerindeki siyah penyesiyle. Söktü aldı ilkini yılgın çorapların; daha sonra diğerini...
Fırlattı...
Üzerindeki penyeye el attı. Yavaşça sıyırdı üzerinden.
Fırlattı...
Zayıf bedenini ele veren; kollarını bağdaştırarak, hafif esene boyun eğmesi oldu.
Pantolonu vardı bir tek; geride...
Fırlattı...

Aldı bedenini, aldı ezelden ışıyan gölgesini,
aldı yürüdü; içindekine selam atarak...

...''

Beyaz örtüler, oda duvarlarını bembeyaz yaparken;
çeşitli renklerle bezenmiş; toprak kokan çiçekleri çağrıştıran;

elektronik cihazların boşluktaki çekilmez seslerini işitirken;
'' Viya! '' diyerek kendini suya çağıran çocukları anımsatır sesleri duyan;

o odalara özgü bela kokuların;
sahnede ilk çektiği tozun tadını; yaydığı zamanı ölümsüzleştiren bir edayla yaydığı,
her şeyi ' olmadığı gibi ' algılamak istediği, çağrışımlarla dolu; yılgın zamanı yaşadığı andı.

Kim ne derse desin; dönüp arkasına bakmayacaktı Kazım. Ve öyle de oldu.
Alırken çantasını omzuna, ne birisi bir şey dedi; ne de dönüp baktı arkasına. Ellerinden tutan sevdalısında kayboldu bakışları...
Gözlerinin içindeki fersizliği yakaladı ve en çok bunu dert etti içine.
Atıldı:

-Sus.

Dedi:

-Yaklaş yanıma...

Aldı ellerini. Bırakmadı.

-Yaklaş az daha...

Yaklaştı, gözlerindeki incileri salarak...

O ara kulağına yöneldi müşkülatla. Dudaklarına kulağını sabitleyerek başladı; en güzel türküsünün müziğini; dudaklarının arasında beslediği ıslığıyla yapmaya:

-Sis dağının başında yel püfür püfür esiyor.
Baban bu yıl kurbanı çifter çifter kesiyor.
Oy...

Oy...
Asiye...
A...
Si...
Ye...

...

Bembeyazdı mekan...
Durakladı...
Dudakları açık. Kulağına değiyor alt olanı:

-Yaklaş, az, daha...

Yaklaştı...

-Dinle;

Dedi

''Dinle'' ...
Sımsıkı tuttuğu elleri gevşedi yavaşça. Islığının geri kalanını da saldı; kulağına değerken alt dudağı...

-Abiiiiiiiiiiiii!!!

Diye bağırdı mendilin sahibi. Anımsayarak çocuğun görkemini,
Gülümsedi...
Çırılçıplaktı Kazım...
Üzerindeki tene sarılarak; çocuktan aldı mendili; 'sol eliyle' havada sallandırarak:

-Heeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeey:

Dedi

-Hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, bir gün boğulacağımız denizlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile; tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, ateş hırsızlarına, yollara -yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara...
Sıcaklığımı gönderiyorum...
Teşekkürler dünya
...
-Bir zaman, bir yerlerde görüşmek üzere...''
...

Güneş kızgınlığını yitirmişti.
Gündüz müydü gece miydi?
Güneş kızgınlığını yitirmişti.
Kalmış mıydı Kazım gitmiş miydi?
Güneş kızgınlığını yitirmişti.
Aldılar Kazım' ı omuzlara,
Ebediyete
Ağır
Ağır
Yolladılar...
Güneş kızgınlığını yitirmişti...
Ağızlarda tek ses, gözlerde tek yaş, kulaklarda ki tını
El sallıyordu bu geçişe; hasretle.
Güneş...
Kızgınlığını...
Yitirmişti...

Kızgın mıydı değil mi?
Güneş...

Nihat Çapar
bonjuree1@hotmail.com 





Yorum (1)add comment

'Misafir' said:

evet lazebura arkadaşları benim istediğim bi konu var kazım koyuncunun ölüm yıl dönümünde vir etkinliğin olmasını çok istiyorum inşallah bu olur ankarada tabi
 
Şikayet et
Beğenmedim
Beğendim
2006-06-17 14:36:21
Oylama: +0

Yorum yaz
Yorum yazabilmeniz icin sisteme giris yapmalisiniz.

busy




Reddit!Del.icio.us!Facebook!Slashdot!Netscape!Technorati!StumbleUpon!Newsvine!Furl!Yahoo!Ma.gnolia!Free social bookmarking plugins and extensions for Joomla! websites!
 

Son Yorumlar

3. Geleneksel Horon Günü
gelecekler parmak kaldıersınnn
Mu Oxenoni-Boret!
[b]Gerçekten cok güzel bir yazı olmuş teşekkürler öncelikle.... bu yazının altına yorum y...
Nanaçk`uni
Üstteki arkadasa tamamiyle katiliyorum,eline saglik kardes. Bende bir anneyim,annelik dunyanin en z...
Bir Çift Güvercin Havalansa
şarkılar DENİZ kokacak ... onlar hep özgür kalacak ...DENİZLER unutulmayacak...

Üye Girişi

Kimler Online

2 Misafir Online
Online olan üye yok!