|
Mahir Yildiz
|
|
30.04.2005 I 03:58 |
|
Sayfa 1 Toplam: 3
Benim
için Tarih kitaplarında Lazların Öz kardeşlerinin yaşadığı Gürcüstan’ın
Megrelya Bölgesi her zaman çok ilgi çekici olmuştur. Bu ilgiye ve
özleme dur demek için oralara yalnız başıma gitmeye karar verdim.
Türkiye ile Gürcüstan arasındaki iki Sınır kapısından biri olan ‘Sarp
Sınır Kapısı’ndan Akşam saatlerinde yaya olarak geçtim.
Türkiye tarafında
tanıştığım bir Gürcüyle kısa bir sohbetten sonra bana geçişte yardımını
sundu. Bende bunu kabul ederek beraber Sınıra girdik. Bazı rüşvet
istekleriyle karşılaştıksada onun yardımıyla sınırı kendime Vize alarak
sorunsuz geçtik.
Kendisi
ve arkadaşı Tiflise gitmek istediklerini ancak belki geceyi Batumda
geçirebileceklerini söyledi. Aslında bende ilk gecemi Batumda geçirip,
oradan Megrelya’nın Başkenti Zugdidi’ye geçmek istedim. Sınırı
geçtikten sonra Sarpi tarafında büyük bir alanda Restaurant’lar ve
Resmî binalar vardı. Üst taraflarda ise Sarpi köyünün ışıkları
görünüyordu. Alanda oldukça çok, özel arabalar ve taksiler vardı. Bizi
gören Gürcü taksiciler hemen etrafımızı sarıp arkadaşıma nereye gitmek
istediğimizi sordular. Kısa bir anlaşmadan sonra burdan Batuma taksiyle
gidilebileceğini ordanda Tiflise kısa bir süre sonra bir Minibüsün
gideceğini onlardan öğrendik. Hemen orada ‘Megrelya’ya ordan dönüşte
giderim’ düşüncesiyle bir günlüğüne Tiflise gitmeğe karar verdim.
Eski
Rus markalı bir arabayla bizi o minibüse yetiştirmeye çalıştılar.
Anlaşmaya göre 3 kişi 55 Lari’ye (Gürcüstan resmî parası) bu yolculuğu
yapabilecektik. Sarpi’den yola çıkıp sahil boyu yaklaşık 5 dakika
ilerledik. Yolda bir Levha bizim Gürcistanın Acarya Özerk Bölgesine
girdiğimizi belirtiyordu. Gürcüstan’dan Özerk ‘Acarya Bölgesi’ eskiden
Lazistan Eyaletinin Doğu bölümüydü.
1993 sayımlarına göre
buranın Nüfusu yaklaşık olarak 400.000 idi. Başkenti Lazlarında çok iyi
bildiği Batumi’dir ve Nüfusu yaklaşık olarak 140.000’dir.
Levhadan
sonra artık yanımızda olan Kaçkar dağlarının doğu ucu kendini yavaş
yavaş Çoruh Ovasına bırakıyordu. Burada tarih kitaplarında ün salmış
Roma’lılar tarafından yaptırılan ‘Petra’ Kalesi var. Eskiden bu Ova’ya
‘Kaxaber’ Ovası denilirdi. O dönemlerde Lazların yurdu olan bu bölge
19.Yüzyıl sonu Osmanlı-Rus İmparatorluk savaşlarında Ruslar tarafından
Osmanlı’nın yanında savaşa girdikleri için Batı Karadeniz Bölgesine
sürülmüşlerdi. Artık Sarpi ve bazı gizli yaşayan Laz köyleri dışında
pek Laz kalmamıştı buralarda. Onların yerini artık Gürcüler almıştı.
Tek
tek evler görünüyordu. Bütün evler bahçeliydi ve hafif loş ışıkla
önleri aydınlıktı. Yol artık her iki yanı ağaçlı olmuştu. Yaklaşık 10
dakka sonra ‘Çoruh Irmağı’nın üstünden uzun bir taş köprü’den geçtik.
Çoruh Vadisi tüm güzelliğiyle ay ışığı altında köylerinin ışıklarıyla
görünüyordu. Sınırdan yaklaşık 20 dakka sonra Batuma gelmiştik.
Girişte
gece karanlığına rağmen kentin tarihi evlerden oluştuğunu ancak kısmen
dökülmüş olduğunu fark ettim. Şöför bizi son anda o Minibüse
ulaştırabildi. Zaten sıkışık olan Minibüsün en arka kısmına
yerleştirildikten sonra yolculuğumuz başlamıştı.
Önümüzdeki
koltukda üç gencin yüksek sesle şakalaşmalarını fark ettim. Yolculuk
esnasında minibüsün ‘neşe’ kaynağı onlar olacaktı. Gece’nin
karanlığında Şehir’den pek birşey anlaşılmıyordu. Şehri çıkar çıkmaz
virajlı bir dağa çıktık. Tepeyi aştıktan sonra bir inişle Sahil boyu
yeşillik içinde devam ettik. Şoför her 20-30km de bir Polis kontrol
noktasında ‘Rüşvet’ vermek için duruyordu. Aldığım bilgilere göre
Gürcüstan’ın ekonomik durumu o kadar kötümüş ki Polislerin maaşlarını
bile ödeyemiyorlardı. Bundan dolayı Polis rüşvetle kendi maaşını
tamamlıyordu.
Yolculuk esnasında ‘Gürcü’ şakalarını dinleye
dinleye ilerledik. Tabi Gürcüce bilmediğim için fıkraları anlamıyordum.
Birara arkadaşımdan fıkraları tercüme etmesini istedim. Oda bana bu
fıkraların ‘Megreller’ hakkında olduğunu vede bunların Gürcüstan’da
popüler olduğunu söyledi. Çok sinirlenmiştim çünkü ben bunu Lazların
kardeşlerine yapılmış bir hakaret olarak görüyordum ama ne yazıkki bu
durum Türkiyede daha farklı değildi.
mospagebreak}
2.Gün: Kartli
Kobuleti,
Poti, Abaşa, Kutaissi adlı kentleri ve ‘Kolxis Ovası’ ile İberia
Ovasını ayıran Likhi-Geçidini geçerek yaklaşık olarak 400 kilometrelik
bir yolculuktan sonra sabah 6’da Tiflise ulaştık. Bizi burda büyük bir
Tren Garı’nın önünde indirdiler. Burası anlaşılan Tiflisin merkezi bir
ulaşım yeriydi. Arkadaşlarımdan biri vadelaşarak hemen evine yolaldı.
Diğeri ise beni Tiflis’de yalnız bırakmamak için o gün gezdirmek
istedi. Akşama Zugdidi’ye gitmek istediğimi ve beni o minibüslere
bindirmesini rica ettim. Bana Trenle de gidebileceğimi söyledi hatta
rahat olan yataklı gece ekspresiyle sabaha orada olabileceğimi anlattı.
Bunun üzerine hemen önce tren biletini aldım. Dört kişilik bir yataklı
vagonun kişi başına 6 Lari (1 Dollar = 2,5 Lari) olduğunu ama istersem
iki kişilik vagonu kendime 24 Lariye alabileceğimi anlattı. Bunun
üzerine tek kişilik olanını tercih ettim.
Gar’dan
çıkıp önündeki büyük alana indik. Burada her sabah Pazar yeri
kuruluyormuş. Sabah saatlerinde olmasına rağmen epeyce çok Satıcı yer
kapma derdindeydi. Durumlarının çok kötü olduğu her yönleri ile belli
idi. Sokaklarda İşlerine gitmek için koşuşturan İnsanlar doluydu.
Arkadaşım,yol
yorgunluğumuzdan dolayı, uykumu almak için beni evine davet etti.
Tiflis Metro’suna binip kaldığı semte gittik. Tifllis Metrosu 1965’de
Sovyetler Birliği zamanında kuruldu ve uzun zaman bakım görmemesine
rağmen gayet güzeldi. Sınır’da tanıştığım arkadaş şehrin bir
Banliyösü’nde, orta ölçekli bir Gürcü ailesi için normal olan, ancak
bizim şartlarımıza göre gecekondu tarzında bir evde ailesi ile
yaşıyordu. Orada duşumuzu alıp yemeğimizi yedikten sonra öğleye kadar
uyuduk. Biraz uykumuzu aldıktan sonra kalkıp yemeğimizi yedik ve
Metroyla geri döndük. ‘Rustavi’ Metro Durağında inip Tiflis, hatta tüm
Gürcüstan’ın en güzel sokağından geçtik.
Parlamentonun
önünde bir Protesto gurubuyla karşılaştık Fotoğraf çekeyim derken
Protestoculardan biri bana gelip İngilizce ‘Davamızı biliyormusunuz ?
Biz darbeyle indirilen ve sonrada öldürülen Gamsaxurdia’nın
taraftarlarıyız. Bize yardım etmelisiniz ve sesimizi tüm dünyaya
ulaştırmalısınız !’ dedi. Arakadaşımada ‘sen Kartvelsin (Gürcü) değilmi
?’ diye sordu. Oda tasdikleyince ‘o zaman ona bize olanları anlat !’
diye üsteledi.
Zamanımızın kısıtlı olmasından dolayı ordan
ayrılıp ilerledik. Parlamento’nun karşısında tarihi bir kilise gözüme
çarptı. Yolda ilerledikçe sokaklarda çok dilenci olduğunu fark ettim.
Batı tarzında dükkânlar ve mağazalar Gürcüstan’ın şirin yüzü olmasına
rağmen sokaklardaki sefaletde bu yüzün öteki yanıydı.
Yolun
sonunda büyük bir alana vardık. Buranın adı ‘Tavisupleba’ Meydanı.
Büyük bir bina gözüme çarptı. Dış görünüşünden epeyce eski olduğunu ve
oturanlarında fakir olduklarını görebiliyordum. Bunun ne olduğunu
sorunca cevabından çok etkilendim. Bana burasının eski’den Tiflisin en
güzel oteli olduğunu belirttikten sonra: ‘Şimdi ise buraya 10 senedir
Abhazya savaşında göçe zorlanan evini barkını bırakmak zorunda kalan
İnsanlara tahsis edildi vede Savaş unutulmasın diye Şehrin en merkezi
yerine yerleştirildiler.’demesi beni epeyce etkilemişti
Bu binanın
hemen yanında büyükçe bir dere akıyordu. Üzerindeki köprü ise 19.yüzyıl
stilinde ve çok görkemliydi. Ardahan’ın Karçhal Dağlarından başlayarak
Gürcüstan’ın Gori ve Tiflis kentlerini geçen vede Azerbaycan’ın Bakü
kentinde Hazar’a akan Gürcüce adı ‘Mtkvari’ olan Kura Deresi’ydi bu
Karnımızı
doyurmak için hemen o alana kurulan bir ‘McDonalds’a girdik.1990’larda
Gürcüstanın’da bağlı olduğu Sovyetler Birliği Komünizmi’nin
yıkılışından sonra epeyce çok batılı şirketler Gürcüstan pazarına
girmişti. Kapitalizmin iyi yönü olduğu kadar kötü yönüde hemen
belirmişti: zengin-fakir ikilemi başlamıştı ! Fakirlerden parası
olmayanlardan iyi korunuyordu burası. Pek az Gürcü Müşteriler buraları
tercih edebiliyordu
. Yemeğimizi yedikten sonra bir taksi tutup
uzunca bir vadiye kurulu olan ‘Vake’ adlı, sadece zenginlerin
yaşayabildiği, bir semte gittik. Evler daha modern görünümlüydü
önlerinde park edilmiş lüks arabalarda zenginliklerini onaylıyordu.
Arkadaşım bana Gürcüstanın bu yüzünü göstermeye çok gayret sarfediyordu.
Bir Futbol stadının yanında taksi’den indik. Burası 1.Gürcüstan
Ligi’nin ‘Dinamo Tiflis’ Kulübü’nün yeni Stadı’ydı Oradan aşağıya
Tiflis merkezine doğru yürümeye başladık. ‘Argo’ adlı bir Cafe’de
soluklandık. Etraftaki güzel, yeşil orman bizi biraz olsun
serinletiyordu. Burası Gürcü Sosyetesinin uğradığı bir mekândı. Az
ilerisindeyse ‘Vake’s Park’ adlı büyük bir Park alanı bulunuyordu.
Evet, bu semti beğenmiştim ancak yinede gözüm o tren istasyonu’nun
etrafında kurulu olan, Pazar yerindeki fakirler’deydi. Akşam olmuştu.
Taksiye binip doğruca Gar Meydanına gittik. Pazardan yol için Meyve
alıp hemen Gar’a çıktık. Burda ise Zugdidi treni Peron’da bekliyordu.
Tren’in önü ‘Ana-Baba’ günü gibi doluydu. Arkadaşım beni rahatlatmak
için ‘Tatil dönemi’ olduğunu söyledi. Beni Kompartımanıma
yerleştirdikten sonra vedalaştık. Bana epeyce Tiflisi tanımamda
yardımcı olmuştu, ona bunun için müteşşekir’dim. Trenin kendisi eski
Sovyet tipinde ama kaliteliydi. Klimalı ve yataklarıda temizdi. İnce
bir düdük sesiyle asıl şimdi Megrelya’ya yolculuğum başlamıştı. Çok
heyecanlıydım. Acaba nasıldı Lazlarının Atatalarının toprakları?
Tren
yavaş bir şekilde Kura (Mtkvari) nehrine paralel olarak geldiğim yönde
ilerliyordu. Artık karanlık olduğundan etrafıda göremiyordum.
Heyecandan uyku uyuyamıyordum. Bu tren beni direk olarak Megrelya’nın
başkentine götürecekti. Kitaplarda okuduğum tarihimizle ilgili bütün
sayfalar gözümün önünde canlanıyordu. Nasıl bir yöreydi acaba.
İnsanlarımız nasıldı ? Benim için hayatım boyunca unutamayacağım bir
deneyim olacaktı bu. Bunları düşünürken uyuyakaldım...
|