Zeki dayıma ve 16 Mayıs 2010 günü Fenerbahçe maçında ter döken tüm Trabzonspor futbolcularına ...
Futbol hakkında yazmak boş gelebilir. Eninde sonunda bir topun, bir kaleye sokulmasının amaçlandığı karşılıklı
on bir kişiyle oynanan, çok kolay öğrenilecek kurallara sahip basit bir oyundur.Ama basit olduğu kadar güzeldir de
şüphesiz. Ayrıca futbolun hemen her dönem egemenlerce halkı uyuşturmak, onun gazını almak için son derece
başarılı şekilde kullanılabilen bir afyon olduğu da mâlum. Bu oyun hem sadece "gaz almak" için değil, aynı zamanda
gaz vermek için de kullanılabilir, millî maçlarda yapılan faşist gösteriler bunun en iyi örneğidir. "Ölmeye, ölmeye,
ölmeye giderler", "x milletinden piçleri s.kmeye giderler" !.. Ya da anti PKK gösterilerin de en çok görüldüğü alanlar
asker cenazesi törenleriyle birlikte tribünlerdir. Futbol izleyicisi genelde, tıpkı topçuların ve yöneticilerin çoğu gibi
câhil, kültürsüz ve bilgisizdir, çok kolay yönlendirilir.
Özellikle şoven refleksler yönünde o kadar yönlendirilebilir ki
bu kitle, olur olmaz durumlarda da karşımıza çıkabilir bu. Örneğin
90'ların sonlarında Ankara'da oynanan bir Gençlerbirliği
Fenerbahçe maçında, çoğunluk taraftar tabiî ki Fenerbahçeliler'dir.
Fenerliler'in "sarı lacivert şampiyon Fener!" ya da
"s.kilmiş Gençler" tezahüratlarını doğal olarak bastıramayan Al
Karalar'ın da aklına durup dururken "kahrolsun PKK !" diye
bağırarak hem Fener leyhine; hem de kendi aleyhlerine tezahüratı
bastırmak gelir. Gençler taraftarları -yaklaşık 2000
kişi- hep birlikte "kahrolsun PKK" diye bağırmaya başlayınca bir kaç on
bin kişilik Fenerli taraftar kitlesi de katılır slogana
ve stad inler. Böylece Gençler taraftarı da istemediği tezahüratlardan
kurtulmuş olur (!)
Tahammülsüzlük, holiganizm,faşizm,düşmanlık gibi pek çok
çirkinlikle iç içe de olsa futbol yine de her zaman
güzel bir oyundur, tüm çirkinlikler bu güzel oyuna sonradan girmedir.
Ben de bu yazıda birden bire bir şevkle
içimden gelen konu olan Trabzonspor'u ve Trabzonsporlu olma ruhunu
işlemek istedim.Güzel oyuna,
Anadolu'nun bağışladığı en büyük güzelliği; Trabzonspor'u ... Bu konuyla
ilgili bir yazı yazmak için içimi kaplayan isteği yenemedim ve kaleme
sarıldım. Bu bir ilk olacak, ilk defa futbola dair bir konuyla ilgili
olarak bir şeyler karalayacağım.
1986 doğumluyum. Yedi yaşıma dek Galatasaraylı'ydım, babam ve baba
tarafımdan büyüklerimin çoğu Galatasaraylı'ydı
çünkü. Bunun yanı sıra Galatasaraylı olmam doğum tarihim göz önünde
tutulursa da normal karşılanabilir, keza o yılların en başarılı iki
takımı Beşiktaş ve Galatasaray'dı. 1985-86 sezonundan, 1992-93 sezonuna
dek olan sürece bakarsak Beşiktaş'ın
4, Galatasaray'ın 3 şampiyonluk kazanmış olduğunu görürüz. Bu yıllar
içinde Fenerbahçe'ninse sadece bir (1988-89) şampiyonluğu vardır, yani
bu büyük kulüp için o yıllar kayıp yıllardır denilebilir. Zaten
sarı-lacivertliler şeytanın bacağını
tam 7 sezon sonra -Fener için çok uzun bir hasretlik dönemi-, yine uzun
yıllardır şampiyon olamayan -12 yıl- Trabzonspor'u
1995-96 sezonunda Trabzon'da 2-1 yenerek kırabilmişti. On yaşımdayken,
şampiyonluğa bu kadar yaklaşan
takımımın, çok iyi oynadığı maçta öne geçmiş olmasına karşın zaferi
elinden kaçırmış olmasının, o yaşımda bende epeyce
büyük bir travma yarattığını, uzun süre moral olarak toparlanamadığımı
hatırlıyorum. Ertesi sabah, köyde -Rize'nin Pazar
ilçesinin Xunar köyü- Feberbahçeli abilerimiz torpiller patlatıp,
tezahüratlar yaparak kutlama yapıyorlardı, yanlarından
geçerken Trabzonsporlu olduğumu bildikleri için bana laf atmaktan da
geri durmamışlardı. Hatırlıyorum, zaten kötü olan
moralim alt üst olmuş sinirle ve ağlamaklı eve koşmuştum. Teyzemin
çocuğunun bir kaç ay önce onların köyünde
yaptığımız ve benim azimle çalışarak mahalle takımımızın -K'ur3'ispor-
kalecisi olmamı sağlayan "kalecilik antreman"larımızın
hatırası olarak verdiği çubuklu Fenerbahçe formasını dolabın
çekmecesinden çıkarıp elime aldığım gibi evin avlusunda bir
dalın ucuna iliştirerek yakmıştım. Trabzonspor'un tarihini bildiğim için
-altı şampiyonluğun dördünde Fener'le yarışmış, şampiyonluğu kaçırdığı
zamanlarda da sürekli Fener'e kaybetmiş bir takımdan bahsediyoruz- zaten
bir hayli gıcık olduğum Fenrebahçe'ye karşı duygularım artık sadece
nefretti. Hoş Fener'e düşmanlık, sarı-lacivert renklere gönül vermiş
olanların dışındaki taraftarlar için ortak paydadır zaten, bunun altında
yatan sebep de, Fenerbahçe'nin diğer kulüplere karşı takındığı
köklerindeki aristokratlıktan kaynaklanıyor olsa gerek kompleksli
aşağılayıcı tavırdır.
Benim Galatasaray'ı bırakıp, Trabzonsporlu oluşumun hikâyesi,
1992 yazına, her zamanki gibi çay işleri sebebiyle
İstanbul'dan memlekete gittiğimiz günlere dayanıyor.İşte o günlerden bir
gün anne tarafımdan dedemin evini ziyaret için annem ve kardeşimle
beraber annemin köyü olan Carcivat'a gitmiştik. Akşam, sobanın başında,
çok erken yaşta kaybettiğimiz Zeki dayımla futbol sohbetine başlamıştık.
Dayım beni Trabzonsporlu yapmak için büyük bir çaba sarf
ediyordu, yok "senin bölgenin takımıdır", yok "karakterlidir,
onurludur", yok "çok büyüktür", yok bilmem ne. Bayağı inat
ettiğimi ve bu inadımda en etkili olan şeyin de Trabzonspor'un uzun
zamandır hiç şampiyon olamamasının ve o zamanlarda da
pek parlak bir durumda olmayışı olduğunu anımsıyorum. O "Trabzonspor"
dedikçe, ben "Galatasaray" diyordum, "Trabzon !",
"Gassaray !", "Trabzon !", "Gassaray !", "Trabzon !", "Gassaray !" ...
En sonunda "tamam Trabzon be !" dedim, dayım
buna çok çok sevinmişti ve benden bir daha Trabzonspor'u hiç
bırakmayacağıma dair de bir söz almıştı. Dayımın bin bir
propagandası sonucu takımımı değiştirip, yeni takımıma alışmaya
çalışırken, yaz sonu İstanbul'a döndük ve ben
ilkokula başladım. 1992-93 sezonu hem okula başlangıç tarihim; hem de
benim ligde az çok takip ettiğim ve şimdi de
bazı maçları hayal meyal hatırladığım ilk 1. lig sezonuydu.
Trabzonspor'un o zamanlar pek de parlak durumda olmadığını söylemiştim,
1984'teki son şampiyonluğundan sonraki dönemde Trabzonspor, sezonu
genellikle ya 3. ya da 4. bitiren
bir takımdı. İşte az çok takip edebildiğim o 1992-93 sezonunda da
Trabzonspor Beşiktaş'la İnönü'de oynadığı bir maçta
7-1 yenilmişti rakibine. Bu Trabzonspor'dan dolayı yaşadığım ilk büyük
üzüntüydü, okuldan arkadaşların alaylarına
maruz kalmıştım, zaten okuldan da mahalleden de koca arkadaş ortamında
tek Trabzonsporlu bendim, saldırıları tek başıma
göğüslemek zorundaydım. "Bırak o takımı" diyorlardı bana, ben
bırakmamamak konusunda son derece kararlıydım. İşte
o günlerde ben Trabzonsporlu olma duruşuyla ilk kez bütünleştiğimi,
sonradan aklım daha çok ermeye başladığında
anladım. "Duruş" kelimesi alelade kullandığım bir kelime değil,
Trabzonsporlu olmak tam anlamıyla, isyanı, inadı, köhnemiş
düzene karşıt olmayı ve devrim arzusunu içinde barındıran bir
duruştu.Tabiî o zamanlar bunu böyle kelimelerle ifade
edemiyordum ama "bile bile" (!) Trabzonsporlu olma durumumun içini çocuk
aklımla "solculuğum"la doldurmaya çalışmam
hâlâ aklımda. Dokuz yaşımdan sonra bu "solcu" olma durumuna, yok sayılan
Laz kimliğimin farkına varmaya başlamam da
eklendi sanırım. Yavaş yavaş ideolojik bakışım ve kavrayışım oturmaya
başladıkça, sömürücülere ve haksız düzene karşı,
ezilenleri ve devrimi savunmak bağlamında İstanbul oligarkları üç
büyüklere ve bunların hegemonyasına karşı Trabzonspor'a
daha bir tutkuyla bağlandım, elbette bunu çok da abartmamak kaydıyla. O
7-1'lik yenilgiden sonra takımımı o çocuk aklımla dahi bırakmamamda
şimdi kim olduğunu hatırlamadığım Beşiktaşlı bir arkadaşça takdirle
karşılanmam da -Beşiktaş'ı tutanlar genelde "iyi çocuklar"dı-
Trabzonspor ısrarımda etkili olması da hafızamda kalanlar arasında .
Benim burada solcu olmakla Trabzonspor'u bağdaştırmam yanlış
anlaşılmasın, Trabzonspor'un ve tüm Trabzonsporlular'ın solcu
olduklarını iddia etmiyorum elbette. Zaten Türkiye'de "solcu" olarak
görülebilecek takımlar sadece Adana
Demirspor ve bir zamanların devrimci sendikalı işçi takımı
Zonguldakspor'dur denilebilir. Diğer takımların içinde solcusu da,
faşisti de, İslâmcısı da vardır. Ama solcuların takımı filan olmasa da
Trabzonspor'un yaptığı işler -güçlü İstanbul takımlarına rağmen altı
şampiyonluk ve diğer bir çok başarı- gerçekten devrimci ve doğal olarak
"solcuca" işlerdir. Yani Trabzonspor,
güçlü ve olanakları bol olanlara karşın kazandığı sayısız zaferle,
inatçı, isyancı ve devrimci bir semboldür. Trabzonspor'u
destekleyen herkes bunların bilincinde olarak bu takımı destekler ve
gerçekte hangi görüşten olursa olsun, son derece
sol dünya görüşüne ait olan bir şeyi farkında olarak ya da olmayarak
desteklemiş olur. Trabzon kentinde geçmiş kültürel
gelişkinlik ve zenginliğe ihanet edercesine yükselmiş olan tahammülsüz
şovenizmse bu anlamda son derece trajik bir
tezattır ne yazık ki *.
Bugüne dek çeşitli yayın organlarında, genelde politik ve güncel
konularla ilgili olarak yazılarım yayınlandı. Şimdiye
kadar futbolla ilgili olan bir konuda yazı yazmak aklımın ucundan dahi
geçmemişti. Zaten futbolla yatıp kalkan bir adam da
değilimdir - ki hiç tasvip ettiğim bir durum da değildir futbolla o
kadar içli dışlı olma hâli- . Çocukken Trabzonspor'un
delice fanatiğiydim, mesela hatırladığım bir olay var dokuz, on
yaşlarımdan, sanırım Samsunspor'la olan bir maçtı,
berabere kaldık diye ağlamıştım, o kadar hırsla bağlıydım yani. Bugünse
yenilgi durumunda dahi -takımın kaderiyle
çok çok ilgili olmadığı sürece tabiî- pek sıkıntı yapmam, sadece biraz
üzülür ve takıma kızarım o kadar, derbiler ve
önemli maçlar dışında takımın maçlarını izlemem/dinlemem bile. Yani bu
anlamda çok da "iyi" bir taraftar sayılmam
çoğuna göre. Ama bence hâlâ çok iyi bir Trabzonsporlu'yum. Takımımın
tarihini ve misyonunu gayet iyi biliyor ve
sahipleniyor, bir "bilinçli" olma durumu olarak gördüğüm
Trabzonsporluluğumla gurur duyuyorum. Sadece top
oynamaya gelmiş olan rakip takımın otobüslerini ve tribündeki bir avuç
rakip takım taraftarını taşlamaktan büyük
haz duyan; ya da sahada rakip takım futbolcularından çok "bizim
çocuklar" üzerinde baskı oluşturan ve
her maça giden çoğu "fanatik" renkdaşımdan da daha iyi bir Trabzonsporlu
olduğumu düşünüyorum. Öyle ki 1996'da
hem de kendi evimizde, üstelik rakibi eze eze oynadığımız maçta İstanbul
oligarşisinin en haşmetli temsilcisi
Fenerbahçe'ye kaptırdığımız şampiyonluk, hâlâ o günkü hissiyatla ve
yarım kalmışlıkla içimi acıtır. O sene Trabzon'dan
yükselen "Şampiyon bu sene Anadolu'dan !" sloganlarını yükselten ağızlar
bir anda susmuş, tüm kenti ölüm sessizliği
kaplamış ve geriye akıllarda ağzı purolu mafya babası Ali Şen'in küstah
sırıtışları ve şampanya patlatmalı şampiyonluk
kutlamaları kalmıştır. Sonra da o ""kötü adam"ın Fenerbahçe'nin
şampiyonluğu almasını sağlayan Aykut ve Oğuz gibi
takımın sembol isimlerini takımdan kovması. Çünkü Aykut ve Oğuz adam
gibi adamlardı ve rakip takımın üzüntüsünü
açıkça paylaşmışlardı, iyi adama o adamın başkan olduğu takımda yer
yoktu elbet, Fenerbahçe denince akla gelen
bu iki insan "yeterince Fenerbahçeli olmadıkları" (!) için çok
sevdikleri takımlarından kapı dışarı edilmişlerdi.
Ama gün gelmiş, devran dönmüş, tam 14 yıl sonra Fenerbahçe
şampiyonluğa koşarken lider girdiği son haftada
Trabzonspor engelini aşmak zorunda kalmıştı. Ne Fenerbahçe yönetimi; ne
eski başkan Ali Şen ne de taraftarlar
Trabzonspor'u ciddiye almıyor ve maçı kazanıp şampiyon olacaklarına
kesinlikle inanıyorlardı. Zaten Trabzonspor'un
Türkiye Kupası finalinde Fenerbahçe'yi 3-1 yenip şampiyon olmasını iki
takım arasında bir anlaşmanın sonucu
olduğunu -lig Fener'in,kupa Trabzon'un!-, ayrıca Trabzonspor'un
Anadolu'dan bir başka takımın -Bursaspor- çıkıp
şampiyon olmasını, Karadeniz Fırtınası'nın "apoletler"ini değer kaybına
uğratacağından dolayı istemediğini bordo
mavililerin Fener'e "yatacağını" düşünen de çok sayıda insan vardı. Ama
Trabzonspor çıktı ve onuruyla mücadelesini
verdi. Fenerbahçe'yle 1-1 berabere kaldı, Beşiktaş'ı yenen Bursaspor
şampiyon oldu !.. Türkiye Kupası finalinde
Fenerbahçe'yi yenip kupayı alan ve Fenerbahçe'nin kupa hasretini de 27
yıla çıkaran Trabzonspor, o maçtan iki
hafta sonra da hem de Şükrü Saraçoğlu'nda, hem de Fener son yılların en
iyi futbolunu oynarken, hem de Fener
şampiyonluğa bu kadar yaklaşmışken, üstelik Karadeniz ekibinin başında
tıpkı 96'da olduğu gibi Şenol Güneş varken
Fener'in elinden alıp şampiyonluk kupasını Bursa'ya verdi ! Hem 96'nın
intikamını çok acı bir şekilde aldı; hem de
Bursaspor'un şampiyon olmasını sağlayarak İstanbul oligarşisinin son 26
yıldır süren iktidarının devrilmesinde
Bursa'nın mücadelesinin dışındaki en önemli katkıyı sundu. Önce
Galatasaray'ın, sonra Beşiktaş'ın, en son ve en önemli
olarak da Fenerbahçe'nin yoluna taş koyarak Bursaspor'un şampiyonluğunun
bir nevi katalizörü oldu. Bursa'dan ve
Trabzon'dan "Bu sene şampiyon Anadolu'dan" sloganları yeri göğü inletti
!..
İşte ben bu sebepten Trabzonsporlu'yum. Trabzonsor bir ruhtur, bir
gelenektir, ihitilaldir, efsanedir, paraya, pula
ya da başka menfaatlere takımı satmamaktadır, kendini en büyük gören
kâğıttan kaplanlara karşı kendi gücünün ve
yapabileceklerinin farkında olmaktır. Üç büyüklerin hesabına olmadık
çomaklar sokabilme, hesapları bozabilmektir.
Beşiktaş taraftarı olan solcuların çoğunu bir kenara bırakırsak
solcuların futbolla pek işi olmaz ya da en azından
bunu pek belli etmemeye çalışırlar. Trabzonspor sempatizanı olan
solcularsa farklıdır, Trabzonsporlu olduklarını
gururla söyler ve kendi takımlarının tarihinden, kimliğinden ve
zaferlerinden hararetle bahsederler, Kâzım Koyuncu da
bu Trabzonsporlular içinde en ünlü olandır mesela. Solcular -çoğu kez de
haklı olarak- futbolla ilgili olan taraftarlık
durumunu küçümserken, Kâzım sırtında Trabzonspor formasıyla gururla
gezerdi... Çünkü Trabzonspor farklıdır ...
Çünkü Trabzonspor Anadolu'nun ve ezilmiş, hor görülmüş, dışlanmışların
parlayan bir zafer simgesidir !.. Trabzonspor
Anadolu'dur !.. İşte bu yüzden Trabzonspor, yirmi altı yıldır şampiyon
olamasa da her sene gönüllerin tek şampiyonudur !..
Çünkü Trabzonspor özlenendir !..
* Trabzonspor teknik direktörü Şenol Güneş, Star gazetesiyle
yaptığı bir ropörtajda Hrant Dink cinayeti ve cinayetten
sonra Dink ailesine yaptığı ziyaretle ilgili olarak sorulan bir soruya
verdiği cevapta Trabzon'un bu durumunu eleştiriyor,
bkz.
;http://www.stargazete.com/pazar/altina-camur-atarsaniz-o-camur-sonra-size-bulasir-haber-235652.htm