Kültür,
insanın toplumsal yaşamının her alanındaki
kendisini ve kendisinin olanı yanı dili, müziği, sanatı, folkloru en
güçlü şekilde ifadesidir; çünkü
kültür, insanın kendi yaşamını, geçmişten gelen tecrübeler ve
birikimlerle ve
kendinin yarattıklarıyla nasıl ürettiğini anlatır. Bu anlatım sekteye
uğrar ise
o noktada toplumsal bir baskıyı ve ayrışmayı yaşar ve kendinden ve
yaşadığı çevreden
soyutlanır. Bu ise kültürel erozyonun hızlanması ve hatta kimliğin
yitimi anlamına
gelir. Yaşadığımız bu topraklar yani Anadolu ve Anadoluluk tek yeknesak
bir
kültürün değil, tarihler boyu ve günümüzde, birbirinden belli
farklılıklar gösteren, Hititler, Kimmerler, Yahudiler, Romalılar,
Moğollar, Osmanlılar ve daha yüzlerce
kültürlere/uygarlıklara ev sahipliği yapmıştır.

Bu
tarihsel süreçte; Anadolu ve uzantıları olarak tanımlanabilecek ve en
az anadolu kadar eski ve çeşitli uygarlık/kimlikleri içinde barındıran
Kafkasya ve Kafkasyanın güneyinde varlığını 3500 yıldır sürdürebilmiş
bir halk "Lazlar" ve günümüze zorda olsa taşınabilmiş Laz Kültürü...
İnsanların ve bu örneklemede etnik grup olarak Lazların
belli zamanlarda ve belli koşullarda kendi varlıklarını üretme ve sürdürmede
karşılaştıkları zorlukları aşmada kendi dinamik yapısını koruyamamış ve tarihin çeşitli
dönemlerde üst kimliğin dominant yapısı ve diğer etnik gruplarda olduğu gibi çoğu
zaman dayatmacı politikalarıyla karşılaşmışlardır.
Bütün bu etkileşim sonucu olarak,(bunun direkt ve dolaylı sonucu olarak) günümüzde birçok Laz
kendi kimliğini algılama ve sahip çıkmada isteksiz hatta ilgisiz çoğu zaman da
inkârcı bir tutum içerisine girmektedir.
Geçen seksen küsur yıllık (öncesi binlerce yıla dayanır) süre içerisinde oluşan
bu hızlı etkileşim sürecinde, sadece egemen kültür olarak Türk Kültürü yeniden
üretilip şekillendirip sürekliliğini sağlanmaya çalışırken, karşıt olarak gördüğü
laz Kültürü ve diğer Anadolu kültürlerini etkilemeye ve kendi bünyesine alıp değiştirip sindirmeye çalışmıştır.
Oysa Kültür, ne herkes için aynıdır, ne herkes için üretilir, ne de herkes
tarafından ortak ve adil ve özerk ölçülerine göre kullanılır. Farklı değerleri
tarihsel ve folklorik ve hatta coğrafik özellikleri içinde barındıran Etnik
Kültürlerin bu gerçeklik içinde algılanıp bu yönde bir yaklaşımın benimsenmesi
ve bu yönde bir politikanın ve toplumsal bilincin oluşturulması gerekmektedir…
Binlerce yıllık süreçte oluşan kültürel ürünlerin bir nevi
kendisinin sürekliliği ve varlığı için siyasal, ekonomik ve sosyal faaliyetlerin
ve düzenlemelerin (yasalar, kültürel haklar, imtiyazlar, vs.) hayata geçirilmesi
gerekmektedir.
İşte bu noktada eğer yukarıda bahsedilen bu yaklaşım ve
politika uygulanmazsa alt kimlik olarak tanımlanan Etnik kimlikler gibi Laz
Kimliği de ait olduğu ve sahiplenildiği bir takım aydın Lazlar tarafından
korunmaya, bu anlamda haklı olarak gördükleri kendi yaşam biçimlerini/Lazlıklarını
korumaya ve geliştirme yönünde çaba içine gireceklerdir. Zira bu bir
zorunluluktur çünkü Lazların sahip olduğu bu kültür alanı aynı zamanda kendi yaşamının
tümünü kapsayan, kendini ifade edebildiği ve bu şekilde mutlu ve barışık olduğu
evrensel kültür düzlemindeki alanı yani Lazlığı ifade etmektedir!
Türkiye’de toplumsal uzlaşım ve kültürel iletişimdeki beklide ana sorun, “bireyin
ait olduğu kültürün dışında kendinden farklı biçimde yaşayanlara farklı biçimde
yaklaşmasıdır”.
Bu yaklaşımlardan önde gelenlerden ikisi gıpta etme ve özenme, diğeri ise, küçümsemedir. Mesela; Amerikan kültürü
oldukça “üstün” bir karaktere sahip olarak nitelenir ve kabul edilir ve hatta gıpta
ile bakılıp özenilirken, kendi coğrafyasından ve tarihsel ve kültürel bağı ve
yakınlığı olan başka bir kültüre ve dile sahip olan halka karşı (Kürt, Çerkez, Laz,
Arnavut, Alevi…) önyargılı ve küçümseyici ve hatta dışlayıcı olabilmektedir.
Burada kişinin diğer kültüre-etnisiteye ait bir bireyi küçümsemesi,
o kültürü ve o kültüre ait olan bireyin üstünde görmesi aslında kendini korumak
için oluşturduğu bir mekanizmayı anlatır. İşte tam bu noktada da toplumsal uzlaşı
ve demokrasi herkese eşit haklar ve kültürel özgürlük söylemlerini yukarıda değindiğim
gerekçeler yüzünden geçersiz kılıyor. Bunu aşmak içinse bu önyargı ve
kompleksin ortadan kaldırılmasına yönelik çalışmaların yapılması gerekmektedir.
Vatandaşlık Meselesine gelince;
Etnik
kimlik objektif ve alt kimlik türüdür. Vatandaşlık kimliği ise, daima kolektif
olan, sübjektif bir üst kimliği ifade eder. Bu bağlamda devlet ile azınlıklar
arasındaki ilişkinin türü ve yönü, farklı sosyal ve siyasal sonuçlar doğuracaktır.
Şöyle
ki eğer azınlıktan bir bireyin, gönüllü olarak üst kimliği benimsemesi durumdan
devletle birey arasında bir sorun yaşanmaz zira gerçekleşen şey gönüllü asimilasyondur.
Ama
grubundan bağımsız olarak birey bunu kabul ettiğinde, doğal olarak içinden
geldiği kendi grubuyla sıkıtılar yaşama olasılığı çok büyük olacaktır. Böylesi
bir kazanımın sorunları çözme yetisi yoktur. Türkiye’nin etnik gruplar üzerinde
bu uygulamayı seksen
küsur yıldır sürdüren Türkiye'de bunun hiçbir şekilde gerçekleştirilemediğini görmek,
bu yaklaşımın doğruluğunu kanıtlamak için geçerli bir örnek teşkil etmektedir.
Tam
tersi durumda ise birey, üst kimliği kabullenmeyerek alt kimliğinde ısrar
edebilir. Bu
durumda ise, azınlıkla devlet arsında bir anlaşmazlık durumunun yaşanması büyük olasılıktır. Günümüz Türkiye’sinde de temel sorun budur!
Çoğunluk-Azınlık-Devlet
ilişkilerinde köklü ve demokratik bir kalıcı uzlaşmanın sağlanmasında, tarafların
iki yönlü, irade birliğine dayalı bir uzlaşma ve duyarlılık ile mümkündür. Bu
ise, alt kimliklerin korunduğu ve üst kimlikte bütünleşmenin, azınlıklar yararına
pozitif ayrımcılığı da gözeten, eşitlenmiş olanaklar içerisinde sürdürülen ve özgürlükçü
demokratik ortamda yaşanmasına olanak sağlayan politikalarla mümkün
olabilecektir.
Bu çerçevede arzu edilen, tutarlı demokratik bir devlet
rejimi içinde bizim anladığımız şekliyle sosyal demokrasi; milliyetlerin mutlak
hak eşitliğini savunmalı ve etnik grupların sahip oldukları kültürel ve
tarihsel değerlerinin korunması ve geliştirilmesi yönünde çaba göstermeli,
bununla yetinmeyip bu konuda çaba gösteren kurum ve kuruluşların çalışmalarında
da destek vermelidir.
4 Ocak 2010, istanbul
Cengiz Kibaroğlu
|