-Lazcanın yazı diline kavuşma serüveni-
Yazı dili olmayan bir dilde, yazma sevdaları;
Hiçbir yerde geçerli değil,
Dediler.
Geçerli tek yerin,
Yüreğimiz olduğunu, bilemediler!
Dizelerini defterime not düştüğümde, bir hayli yol kat etmiştik. Hala Doğu Karadeniz’de konuşulan dilimiz Lazca, bir anadil olarak yasal statüden çok uzakta. Memlekette gereken koruyucu önlemlerin alınabileceği bir yerel diller uygulaması mümkün değil. TRT’de hala iki saatlik “bir göstermelik” Lazca yayını bile; bildik gerekçelerle engelleniyor. Bildik gerekçeleri açacak olursak, vatanin bütünlüğüne verilecek muhtemel zarar, bunun da ötesinde “ Pontus hayalinin “ dirilmesine yol açabileceği.
Oysa Lazca birçok Karadeniz yerel dili gibi, “Pontus fobisi” ile anti demokratik uygulamalar ile silindirden geçiriliyor.
Yüreğimde yasaklı bir dilin sevdası ile, otuz yılı aşkın yazma serüvenim, inatla sürüyor. Belki de pek kimseyi çekmeyen ender bir eylem bicimidir. Yazı dili olmamış bir dilde yazmak.
Yasaklı bir dilde, dizelere yüklemek tüm “hırçınlıkları”, öykülere sığdırmak, satır aralarında, yarına dair umudu.
O 1978 den beri içimde “emanet çeyiz” gibi korudugum yarın ki güne dair iyimserlikler.
Sanki sistemin karanlıklarına direnen ateş böcekleri idi, ilk mısralar. Küçük kıvılcımlar gibi geleceğe dair kaygıları yürekte hissetmek, ateşin düştüğü yerde halkımızın kuşaktan kuşağa aktardığı mesajları kağıda dökmek. İnanılmaz heyecanlar.
Sanki Lazca şarkılarda, destanlarda gizlenmişti tüm gerçek tarih.
Bu içsel yangınlardan yarına akacak, bir onurlu duruş sergilemek, iste sistemin; üstümüzü örten “şiddet kültürüne” direnmek geriye dönük her şeyi sorgulamak, Lazca yazmakla , bunda ısrar etmekle derinleşir.
Muhalif bir yasam bicimi idi artik bizi Lazca yazmada somut bir eyleme götüren.
Liseyi bitirmiş her Laz genci gibi bende de Lazca yazma merakı vardı. 1978’lerde gençlik hareketinin yükseldiği fırtına yıllarında duygularımı Lazca ifade ederken, acılarımı Lazca destanlara dökerken hatırlarım. Türkçe alfabeyle daha sonrada Almanca alfabe ile tam yazamadığım Lazca sesler, beni uzun suren bir arayışa, bir yazma arayışına sürükler.
1980’lerin başında Almanya’daki öğrenci yaşamımda, kısa sürede, “Lazcayı yazmasam, tümü ile unutacağım” korkusunu yasadığım yıllar. Ve kendim gibi gurbette, memlekete dair motiflerin özlemini çeken, bu korkuları yaşayan Lazca bilen gençleri ararım.
Kısa sürede bir cevre oluşur ve; Laz Dili Kültürüne dair kaynak toplama, arşivleme dönemi başlar. Bir yerde bir pırıltı, bir kıvılcım çakarsa, zamanla fark edilir ve bir ışığa dönüşür. Lazca-yazma-meramı benim kuşağımın yaşamında belirgin bir hayat ışığı oldu.
Lazcayı kaybetme korkusundan, Lazcaya dair kültürel uğraşlara dönüşmesi ile metropollerde Türkiye’de fark edilir. İstanbul’da Laz aydını-entellektuel çevreler bu ışığı kendince yorumlar ve; 1993/94 yıllarında Türkiye kamuoyuna “Lazların bilinç sıçraması“ olarak yansır. OGNİ Dergisi dönemi yaşanır. Sadece 6 sayı çıkarılan bu dergi, Lazlara çok önemli bir “kimlik sorgulaması“ yaşatır. Ancak Lazların, Laz halkının en ileri, devrimci kesimi bu eylemin boyutunun bilincinde olmadı. OGNİ aktivistleri ise; bu eylemi sistemin doğru yorumlanışı ve demokratik mücadele ile bağlantılı verilecek bir direnç olarak kavramaktan çok uzak, olayı bir nostalji boyutunda görür ve yaşar!.. Maalesef çok önemli bir tarihi fırsat yeterince değerlendirilemez.
Laz kimliği meselesinin, sınıfsal olarak kavranmaması, Türkiye genelindeki demokratik mücadeleden uzak anlaşılması; ve deneyimsiz bir genç ekibe yol açacak bir çekirdeğin oluşmaması, ile OGNİ süreci kısa sürede tıkanır.
Devam edilse, doğal sonuçlarını taşıyamayacak, sistemin saldırılarını göğüsleyemeyecek, genç aktivistler, aydın olmayı henüz içselleştirememiş entellektueller, çevresi oluşur. Daha sonraki süreç de bu nostalji boyutunda yaşanan bilinç uyanışının değişik toplumsal katmanlarda yansimalari… Hemşeri derneklerinde yöre kültürlerine ilgi, sistem yanlısı olup yöre kültürüne acık yapılanmalar, Laz dili ve kültürüne ilginin artmasını gözlemleyebileceğimiz bir ortam.
Kültürel motifleri kaybetme korkusu ile yola çıkılsa da, insanca yasama dair özleme endeksli bir Laz Kültürü Hareketinin ilk nüveleri zamanla ciddi oluşumlara dönüşür;
1990’larin ortasında Lazca rock müziği ile tanınan Zugaşi Berepe ile başlayan, Lazcanın duyarlı insanların farkında olması, daha sonra Kazım Koyuncu’nun ezgileri ve yorumu ile İstanbul ve bölgemiz dışındakilere ulaşır.
Kazım’ın ezgileri ve yorumuna, onun ilkeden, taviz vermeden, herkesi kucaklayan düzgün –demokratik durusu; sözünü ettiğim Laz Kültür Hareketinin doruk noktasıdır. Kazım’la birlikte Lazca, Türkiye genelinde; erozyona uğramış, hızla yok oluşa kayan, bir halk zenginliği olarak fark edilir. Didou Nana dillere düşer. Değişik kökenlerde gençlerin dilindedir.
Bir masum korkunun, Lazcayı unutma korkusunun, pozitif bir enerjiye dönüşmesi, toplumsal bir yansıması olması belki on yıllarımızı alır. Ancak Anadolu ve Kafkas halkları arasındaki hoşgörü, tolerans, ve etkileşime dair çok mesafe kat edilir. Bu serüven ağır aksak da olsa hala devam ediyor.
2005’de sevgili Kazım’ı kaybettiğimizde, Kültür Hareketimiz asla şiddete bulaşmayan, asla kaba bir şiddete meyilli olmayan, diğer kültürlerin duyarlı insanlarına açık bir direniş biçimi olarak tanımlanabilir.
Anadilde yazma eylemi, kitleselleşmeye eğilimli bir sivil direniş biçimi idi.
Tam da bu noktada Türkiye’deki demokrasi güçleri ile iletişimin güçlenmesi gerekirken, küçük çevrelerden oluşan Laz kültürü aktivistleri kendi aralarında bir iletişim ağı oluşturamadı. Bir Netzwerk yani. Devrimci ruhu taşıyan Laz aktivistleri, olayı nostalji boyutunda kavrayanlarca ciddiye alınmadı, birikimlerinden faydalanılamadı.
Lazlar örgütlenme konusunda çok bireyci bir toplum. Laz aktivistleri de gönül verdikleri Kültür Hareketi için doğru organize olmadılar. Bunun da ötesinde sistem verimli toplumsal hareketleri bazen, “içten denetler“ hatta içten kemirir.
Kazım’dan sonra onun bıraktığı yerden devam ederken hepimiz zorlandık, Devrimci ruhu taşıyan kesimden en liberaline kadar. Kazımdan etkilenen değişik kültürlerden gençlerin beklentilerine ve Laz gençlerine cevap verecek bir yapılanma oluşmadı. Laz aktivistleri, küçük ve “ben merkezli“ çevre ve bir kaç yasal dernekte; ayrıntıya dair, zaman harcar.
Bu “oyalanma ve zaman kaybetme süreci“ hala sürmektedir.
Türkiye’deki “şiddet kültürüne“ dayalı sistemin kavranması, dünya sisteminin vahşi yapısının, yerel kültürleri silindir gibi üstünden geçmesi bilince çıkartılıp kavranmaz ise; atılan her adım, her gündelik eylem, günü kurtarmadan öte gidemez. Ve sadece koşulların dayatmasına tepkisel bir içgüdü –yanıtı.
Asla bilinçli bir eylem, dönüşümleri hedefleyen bir yaşam biçimi olamaz.
Tarihsel süreçleri kavrayarak, sınıfsal mücadeleye dayalı bir insan hakları mücadelesi olarak anadil mücadelesi, bir Kültürel Haklar Mücadelesine dönüşebilir. Yoksa anlamsız gündeme getirilen, bir kimlik sorunu olarak kafalarda soru işareti olmaktan öte gidemez.
Her Laz aktivistinin kendi başına bir kurum, hatta bir dernek olduğu, bu organize olamayan çevreler, topluluk olarak kendi kültürel yok olusuna bir kader gibi razı Laz halkının geleceğe dair ne umuduna ne de demokratik taleplerine sahip olabilir.
Bizim uğraşlarımızın ürünleri, 2000’li yıllarda benim kuşağımdan sonraki Laz aktivistleri tarafından internet ortamına tasındı. Bu teknik imkanların kullanılması ile kısa zamanda bir hayli mesafe kat edildi. Bir anda organize olamayanlar arasında iletişim, yürekten yüreğe bir halka oluştu. Sınırlar ötesi bir internet ağı gerçek kılındı. Bu tekniğin kullanılması sayesinde bizden sonraki kuşak inanılmaz bir mesafe kat edilmesine imza attı.
İste bu kuşağın Laz aktivistlerine, ne kadar minnetimi belirtsem azdır.
Artik Türkiye de Doğu Karadeniz’de erozyona uğrayan Lazca’dan Türkiye kamuoyu ve yüzü geleceğe dönük insanlar haberdardır.
Kazım Koyuncu’yu yetiştiren toplum, onun dilinde şiir kitaplarına, masal derlemelerine, iddialı sözlüklere, ilginç araştırma kitaplarına, sayısız şarkı sözüne ve destana, otantik Laz müziğinde ender albümlere sahip artık.
Halkımızın, bildik Laz fıkralarından öte, kültürel derinliğini diğer bölgelere, Türkiye geneline ve dünyanın diğer kültürlerine sunacak bir “çeyiz sandığı“ oluşmuştur.
Laz siteleri, Karadeniz siteleri, sahil kasabalarının siteleri hatta köylerin siteleri, Laz kültürüne dair yazılarla doludur. Googleye “Laz“ kodunu verdiğinizde tümüne ulaşmanız mümkün. Gerek kimlik sorununa dair gerekse toplumsal ve çevre sorunları her zaman sağlıklı ifade edilmese de bir bilgi birikimine yol açtı.
Herkes denizin doldurulmasından, derelerin satılmasından haberdar. Toprağı yoksullaştıran mono –kültür kaybolan kültürel değerler…
Yüreklerde derin izler bırakır. “Karadeniz’i yazmak ve konuşmak“. En doğal tepkiler bir kültürel direnişe evrilir. İste bir narin çiçeğe yok olmanın eşiğinde su taşıma, Lazca yazma eylemi, memleketin her alanındaki kültürel dokulara götürür bizleri.
Gençlerimiz daha demokratikleşir, daha duyarlı ve sevgi dolu olmaya, oymaya aday.
Memleketin kültürel dokusundan uzak gecen, sürgün ve isçi-göçü yaşamlardan yeşeren bir filiz iken; köklü bir çınar olmaya aday.
Lazca yazma tutkusu!
Ve Güney Kafkasya ile Anadolu arasında bölgesel savaşların gölgesinde; yasaklı bir dilde yazmak; bir rağbet görmez eylem biçimi olabilir.
Ancak, yürekler ile kalem arasında yatan destanları kağıda aktarmak,
Bazen, derelerle Karadeniz’e akan o bitmez umudun, yarına dair güne umudun, bir not defterinde dize, öykü, masal olarak yakalanmasıdır.
İnsan sevdiği kişilerin, toplumların dillerini sever. Lazları her daim, özenle sevmiş Anadolu halklarının duyarlı insanları, Lazcayı da sevdi.
Anlamasa da Lazca şarkıları dinledi, söyledi. Bir kaç sevgi dolu sözcüğü öğrendi.
Bu geleceğe dair umudu besleyen, bir eğilim,
Sevdiğimiz insanların şarkılarını sevmek!
Ortak paydaların farkında olmak.
Şarkıların kardeşliği ve
İçimizdeki o bitmez umut;
Geleceği kurtarmaya aday.
25.09.2008
Dortmund / Almanya
Bu makale Güney Dergisi'nin 47. sayısında yayınlanmıştır.
|