Çok kültürlü, çok
etnili bir yapı arz eden Türkiye’de gayr- ı Türk ve gayr- ı Müslim olan toplulukların dilsel, inançsal, kültürel vs. anlamda ezilip
sindirilmeleri için, egemenlerce seksen küsur yıllık Cumhuriyet tarihi boyunca pek çok politik, askeri ve psikolojik araç kullanılmıştır. En başta akla gelen araç ise elbette ki, İvan İllich'in "iktidarın fahişesi" olarak nitelediği okullardaki resmi ideolojiyi yayıcısı tek tipleştirici eğitim sistemidir.
Müslüman olmayan azınlıkların, (ama yalnızca Ermeni, Rum ve
Yahudi azınlıkları. Diğer gayr-ı Müslimler’in böyle bir hakkı yoktur nedense!) kendi okullarına sahip olmaları sebebiyle
diğer halklara göre daha şanslı bir durumda oldukları yadsınamaz bir gerçektir.
Ancak konuyu yakından araştıran biri rahatlıkla görecektir
ki söz konusu grupların okulları da başından beri korkunç bir baskıya maruz kalmıştır ve bu
okullarda resmî ideoloji doğrultusunda bir eğitim verilmektedir. Örneğin
azınlık okullarında anadil öğrenimi son derece kısıtlıdır (1) ve halkların
kendi tarihlerini öğrenmeleri yasaktır. Bu
okullarda mesela bir Ermeni tarihi dersi yoktur, bundan daha
trajikomiği ve korkunç olanıysa azınlık öğrencilerinin okuduğu kitaplar
Türkiye’deki tüm okullarla aynıdır, yani tarih derslerinde “sözde Ermeni Soykırımı”, “Rum ihaneti”, “Ermeni hıyaneti”
işlenmektedir. Azınlık çocukları ne geçmiş ulusal hareketlerini objektif
bir bakışla öğrenebilir; ne de tarihî acılarıyla yüzleşebilirler. Onlar, sadece atalarının “hainliği”ni
görüp, okullarından “mahçup”, “korkak”, “tedirgin”, “sinik”
ekalliyet gençleri olarak çıkarlar. Egemenlerin istediği de zaten budur
ve bu, devletçe tanınmış olan bir hakkın dahi bir asimilasyon
aracı olarak nasıl kullanabileceğinin ilginç bir örneğidir.
Lazlar ve Asimilasyon
Türkiye’de asimilasyon politikaları deyince; Müslüman
olmayan azınlıklar için ayrı, Kürtler için ayrı ve diğer Müslüman azınlıklar
için ayrı politikaların uygulandığı görülür. Her halk, baskıya maruz kalır
ancak bu baskının çeşitleri ve şiddeti farklı farklıdır. Mesele Lazlar’a
yönelik asimilasyon politikaları olunca, “ceberut devlet”in halk üzerindeki şiddetinden ziyade “gönüllü” bir asimilasyondan söz edilebilir. Ancak yine burada şunu da belirtmekte fayda var ki,
devletin Lazlar’a yaklaşımı diğer Müslüman halklara göre biraz daha farklıdır.
“Lazistan” diye bir coğrafya olması ve Lazlar’ın ulus olmaya yakın bir halk olması (2)
nedeniyle devlet, Lazlar’ın Türkleştirilmesine özel bir ilgi göstermiştir (3).
Bu ayrı bir yazı konusu olacak kadar etraflı bir konu olduğu için, bu yazıda yalnızca “gönüllü
asimilasyon”dan bahsedeceğiz.
Kapitalizmle tanışması ve devlet gerçekliğini tam olarak
tanıması çay ekonomisinin bölgeye girmesiyle olan bir halk olan Lazlar, bu
dönem öncesinde dışa kapalı bir topluluktu. Çay tarımının başlamasından önce
Lazlar, binlerce yıllık kültürlerini ve geleneksel ekonomik ilişkilerini büyük
ölçüde koruyor ve anadillerini son derece iyi bir şekilde yaşatıyorlardı.
Burada asimilasyonun bu denli hızlı şekilde gelişmesini
sağlayan unsurlardan biri de Lazlar’da feodalitenin o dönemde tamamen çözülmüş
olmasıdır. Kaldı ki, o dönemden önce de Lazona’da klasik anlamda feodalitenin
yaşandığı söylenemez. Bölgedeki ağalar, dışardan merkezî yönetimce çeşitli
amaçlarla gönderilmiş ve halkça sevilmeyen, “zalim”, “gaddar” olarak nitelenen
insanlardı. Lazlar’ın Osmanlı döneminde birkaç büyük isyan hareketine giriştiği
biliniyor; ancak bunlar ulusal temelli
değil, daha çok ekonomik sebeplerle başlamış kalkışmalardı. Yani Lazlar’da ne Osmanlı; ne de Cumhuriyet
döneminde ulusal istemler çerçevesinde bir dinamik söz konusu değildi. Tüm
bunlar Lazlar’ın sisteme gönüllü entegrasyonunu kolaylaştıran unsurlardır.
Çay tarımının, bölgede geçmişe göre nispî bir refah sağlaması
Lazlar’ı sisteme yakınlaştırırken, okul ve televizyonların yaygınlaşması
Türkçe’ye olan ilgiyi arttırmıştır.
Burada Lazlar’ın “kültürel gelişmişlik seviyesinin” (entelektüel ilgi) ve çocukların eğitimine verdiği yüksek önem de
Türkçe’nin yaygınlaşıp, Lazca’nın gerilemesini kolaylaştırmıştır. Artık
ebeveynlerin, çocuklarına Lazca’yı yasakladığı, Türkçe’yi yücelttiği bir süreç
başlamıştı. Lazca konuşan çocuklar, sadece okulda öğretmenlerinden yedikleri
dayakla kalmıyor, aile içinde de uyarılıyorlardı. Gerekçe “Türkçe’nin
bozulacağı”, “okulda başarısız olunacağı”
vesaireydi. Ancak olan Lazca’ya ve
Laz kültürüne oluyordu. Sonuç, binlerce yıldır yaşatılan dil ve kültürün,
son elli – altmış yılda büyük ölçüde aşınmasıydı. Bugün Lazca ve Laz kültürü,
yok oluşun eşiğindedir. Özgün kültür neredeyse tamamen yok olmuştur, dilse seksen
ve sonrasındaki yıllarda doğmuş kuşakça genelde ya çok az bilinmekte; ya da hiç
bilinmemektedir (4).
Lazlar’ın asimilasyonunda gözden kaçırılmaması gereken bir
diğer noktaysa, Lazlar’ın pek çok şekilde, özellikle de aşağılayıcı fıkralar
aracılığıyla kendi kimliğinden utandırılmaya çalışılan bir halk olmasıdır. Öyle
ki, aşağılayıcı Laz fıkraları veya “geri zekâlı” Laz imajı etnik, dinî, sınıfsal, coğrafî, ideolojik hemen hiçbir sınır
tanımamaktadır. Mesela pek çoğumuz Lazlar’ı açıkça aşağılayan ve onlarla dalga
geçen Kürt de, Türk de; Müslüman da
Ateist de; işçi de patron da; Egeli de Akdenizli de; solcu da sağcı da
görmüşüzdür. Aptal, durgun zekâlı Laz imajı son derece yaygındır ve Lazlar’ın
zekâ seviyeleriyle ilgili yaygın algının doğru olup olmaması hiç önemli
değildir. Lazlar çeşitli şekillerde bu saldırılara göğüs geriyor hatta “karşıt
saldırılarda” bulunuyor olsalar da, “ben Laz’ım” denildiği anda etrafta bulunan
insanların ağızlarında beliren küçümseyici tebessüm insanın kimliğinden
soğuması için yeterli olmaktadır. Burada Laz kimliğinin savunulmasını öyle veya
böyle sağlayabilense Lazlar’ın kendi kimlikleriyle genel olarak baktığımızda “milliyetçi”
denilebilecek derecede gurur duymaları ve de Türkiye toplumunda Lazlar’la
ilgili bir önceki aşağılayıcı yargılarla tezat oluşturacak şekilde olumlu bir
imajın da (pratik zekâlı [!], namuslu, özü sözü bir vs. ) var olmasıdır. Bunun yanı sıra “Laz olma gururu”nu sağlayan
iki gerekçe de Lazlığın Laz olmayan topluluklarca da sahiplenilen (adeta
paylaşılamayan !) bir kimlik olması ve Lazlar’ın kan güdücülükleri ve silâh tutkuları sebebiyle, yine Türkiye toplumunda “korkutucu” bir imaja da sahip olmalarıdır. Ne var ki tüm bu “kimlik gururu”na zemin
hazırlayan gerekçelere karşın bugün hem
aşağılayıcı terminoloji; hem de Lazca’nın “gereksizliği” veya “kabalığı”, “Laz
kültürünün Türk kültürüne göre geriliği” sebebiyle olsun (özelikle de gençler
arasında) Lazlığından utanan, onu gizlemeye çalışan azımsanamayacak sayıda Laz
vardır. Yine Lazlar arasında – “kibarlık” ölçütleri sebebiyle olsa gerek (!)
genelde de genç kızlar arasında – Lazca’yı aşağılayan, ondan nefret edenlerin
sayısı da az değildir. Bu kimliğinden utanma durumunun, Laz kültürel
hareketinin sağladığı görece kimlik aydınlanması olmasaydı, hem resmî
ideolojinin reddediciliği, dayatmacılığı sebebiyle; hem de toplumdaki
kalıplaşmış olumsuz yargılar sebebiyle çok daha yüksek oranlarda seyredeceği de
şüphesizdir.
Sonuç olarak bugün Lazlar için söz konusu olan artık bir
ölüm kalım savaşıdır. Ya sonsuza kadar bu dünya üzerinde dilimiz, kimliğimiz ve
kültürümüzle var olacağız; ya da yakın gelecekte “kökleri Kafkasya’ya dayanan,
anadilini yitirmiş ve bugün tamamıyla Türkleşmiş bir topluluk” olarak
anılacağız. Mücadele, bir var olma mücadelesidir ve bu mücadelenin zaferi
yalnızca Laz halkının, verilen sese bir karşılık vermesine bağlıdır. Bunun
için, Laz halkının desteğini sağlayabilmek için savaşmak gerekiyor. Açıktır ki,
uğruna mücadele edilen halktan destek alamayan bir hareketin yaşama şansı
yoktur, böyle bir hareket marjinal kalmaya mecburdur. Asimilasyon
politikalarına karşı verilecek savaşın araçları bellidir. Burada araçlar
hususundaki temel kıstas hareketin bir ulusal kurtuluş hareketi mi; yoksa
kültürel hak alım mücadelesi mi olduğudur. Bu da bir sonraki yazının konusu …
Dipnotlar
1. Musevî
okulunda (Ulus Musevî Okulları bu alanda tektir.) İbranîce veya Ladino (Yahudi
İspanyolcası) öğrenimi yoktur. Söylendiğine göre bu Yahudiler’in kendi
isteğinden dolayıdır. Rum okullarındaysa öğrencilerin önemli bir bölümünün Arap
Ortodoks öğrencilerden oluşması sebebiyle Rumca öğrenimi bir hayli gerilemiş
durumdadır.
2. Lazlar’ın
ulus olup olmaması tartışmalı bir konudur. Tabir-i caizse un,şeker,yağ vardır
ama helva yoktur. Lazistan var ancak Laz ulusu yoktur. Buradaki sorun Lazlar’da
ulus olma bilincinin olmamasıdır. Ancak Kürtler’den sonra Lazlar’a yönelik olan
“özel ilgi” gerek devlet belgelerinde; gerekse de onun tam zıddı sol
literatürde belirgindir.
3. Bkz.
Bulut,Faik, Kürt Sorununa Çözüm Arayışları, s. 181, Ozan
Yayıncılık,İstanbul,1998
4. Lazca’nın
hâlâ güçlü olduğu yerler de vardır. Fırtına Vadisi ve genel olarak Ardeşen ve
Arhavi, biraz abartılı bir deyişle Lazca için birer “kale” sayılabilirler.
İsmail Güney YILMAZ
|