Karadeniz'in Artvin iline bağlı, Hopa ilçesinin bir
köyü olan Sarp'ta doğdum ben. Çocukluğum o coğrafyada geçti. O döneme ait en
güzel anılarım da orada doğal olarak...
Bizler ağaç tepelerinde evcilik oynayan çocuklardık. En güzel evlerimizi üzüm
asmalarında kurardık, en heyecanlı oyunlarımızı, burun dediğimiz kayalıkların
tepesinde, genellikle kızıl ağaçlara dolanarak büyüyen üzüm asmalarının
zirvesinde, tehlikeyle flört ederek oynardık. Her bir asmanın dalına bir kişi
oturtur, gelen misafirlere yemek olarak kara üzüm ikram ederdik. Dalından
taptaze koparılmış, mis kokulu, doğu karadenize has kara üzümlerdi bunlar...
Pastalarımız çamurdandı. Onları eskimiş, annemizin kullanmadığı tencerelerin ya
da tepsilerin içinde şekillendirir, kalıplara sokardık. Sonra da
misafirlerimize ikram etmek üzere kavanoz kapaklarından yaptığımız tabaklara
dizerdik.
Doğu karadeniz demek yeşillik demek olduğu kadar Sarp kayalar ve deniz de
demekti aynı zamanda. Köyümüze adını veren de bu gökyüzünün sonsuzluğunu
kucaklayan, görkemli mağrur kayalarıydı zaten. Eskiden iç koylara kara yolu
olmadığı için, yüzme ve sandalla açılarak gitme seçeneği olmayanlar, bu sarp
kayaların uçurum kenarlarında yer alan patika yolları izleyerek inerdi aşağıya.
İnsanın daha bakarken başını döndüren bu yükseklik o çocuk halimizle bile
bizleri korkutmaz, bir keçi çevikliği ile ilerlerdik o daracık patikalarda.
Dengemizi korumak üzere tutunduğumuz yaban bitkileri ya da dal parçaları
kazaran bir yerinden çıksa ya da kırılsa, aşağıda parçamız bile
bulunamazdı... Koya ulaştığımızda buna değeceğini bilirdik ama. İnanılmaz bir
yalıtılmışlık ve sonsuzluk hissi kaplardı orada içimizi. Etrafta in cin top
oynardı, geldiğimiz kişilerin sesleri hariç. İlk bakışta mekanik bir ses vs.
olmaması dolaysıyla etrafa hakim gibi görünen bu sessizlik içinde, doğanın
kendi iç sesinden oluşan bir orkestra, usul usul, bitmeyen bir senfoniyi
seslendirirdi. Bu arada meşhur dalgaları ve her daim şırıldayan sesiyle,
karadeniz bu orkestranın baş elemanını oluştururdu şüphesiz. Buna martılar ve
kuş sesleri eşlik ederdi. Ağaçların uğultuyu andıran garip hışırtısına bir de
bizim neşeyle yüzerken çıkardığımız sesler karıştığında, bu doğal orkestra
adeta yeni bir hayat bulurdu.
Karadenizde yüzmek bir ayrıcalıktı karadeniz insanı için gerçekten. Özellikle
fırtınadan sonra dinen yağmurla birlikte denizin büyümesi ve dalgaların Viva
yapmak için tam kıvama gelmesiyle, yüzme zevki tam bir macera tutkusuna
dönüşürdü. Dalganın altından girer üstünden çıkardık. O bizi kontrol edip
yere çarpmadan, biz onun üzerine çıkar, hakimiyet sağlar ve bir atın
dizginlerini ele geçiren usta bir sürücü çevikliğiyle, dev dalgaların içinden
süzülür geçerdik. Bizler gözü pek çocuklardık. Ben bu coğrafyadan dolayı olmalıdır
ki, insanlarımızın diğer yörelere göre biraz daha cesur, atılımcı, hareket
kabiliyeti esnek, değişime ve yeniliğe açık, mizah yönü güçlü, kıvrak zeki,
neşeli, hayat dolu insanlar olduğunu düşünürüm... Sanılanın aksine, doğu
karadeniz halkı muhafazakar değil hoşgörülü ve açık fikirli insanlardır. Her ne
kadar geleneklerine bağlılıkları inkar edilemez olsa da, onlar kendi öz
değerleri ile günün gerçeklerini oldukça akılcı bir biçimde sentezleyip
yine kendilerine özgü yeni bir yaşam biçimi oluşturmada, yaşadıkları
vahşi doğayı alt etmekte oldukları kadar başarılıdırlar bana göre.
Karadenizin bir başka vazgeçilmezlerinden biri de balık tutmaktır. Bizler
balıklarımızı kendi sandallarımızla tutar, yanımıza aldığımız ızgaralarda,
deniz ortasında pişirerek yerdik. O toklukla, gökyüzüne çevirir yüzümüzü,
güneşin okşayıcı sıcaklığı altında bir süre uykuya dalardık. Denizin şırıltılı
melodisi eşlik ederdi uykularımıza. Uyandığımızda sarhoş edici bir maviliğe
açılırdı gözlerimiz, öyle ki karadenizin o bildik sonsuzluk duygusu her zamanki
gibi yine başımızı döndürürdü... Şimdi meyve yeme zamanıydı işte... Sulu sulu
elmalar, ciğerli armutlar, ballı incirler, kara üzüm, çilek, böğürtlen, kıyıda
bizi beklerdi... Yüzerek sahile ulaştıktan sonra doğru ağaçalara dağılırdık,
kendimize bu kez de meyve ziyafeti çekmek için...
Yazları çay toplardı Sarp halkı. Tüm doğu karadeniz kıyı şeridinde yer
alan diğer köy halkları gibi geçimini yeşil altından sağlardı. Çay
bahçelerimiz şenlik şenlik olurdu iş görürken, bir yandan türkü söylediğimiz
bir yandan söyleşip gülebildiğimiz için belki de. En yanık türküleri yövmiye
olarak çay toplattığımız işçiler söylerdi ama. Çoğu Erzurum, kars,
Diyarbakır’dan gelen bu insanlar, birer İbrahim Tatlıses, Emrah’mışçasına
kendilerini yetkin hisseder, yeteneklerini sergileyebilmek için kıyasıya
yarışa girerlerdi. Çay toplarken en çok eğlendiğimiz zamanlar meci (imece)
yapılan özel günlerdi şüphesiz. O günlerde meciye katılacak tüm köy kızları ve
kadınları sözleşir, şölene gidermişçesine itinayla hazırlanırdı.
Birbirinden güzel yemekler getirilirdi meciye. Bildiğimiz genel
kızartmalar, zeytinyağlılar yanısıra, doğu karadeniz yöresine has
özel yiyecekler de baş köşede olurdu bu mecilerde. Örneğin mısır ekmeği,
kaygana ve hamsili ekmek bunlardan başta gelenleriydi. Bu yiyecekler, öğleyin
çay toplamaya ara verildiğinde, anlatılan eski anı ve hikayeler eşliğinde
yenilir, maniler ve türküler tatlı niyetine geçerdi bu yemeklerde.
Biz çocuklar için çay bahçelerinde olmak, panayır ya da lunaparkta bulunmaktan
farklı değildi. Her seferinde işi eğlenceye vurur, aldığımız zevki doruğa
ulaştırmak için, yeni yeni icatlarda bulunurduk. Doğrusu bu konuda üstümüze de
yoktu. Sanırım bunlardan en keyiflisi, yamaç arazilerde setler halinde
bulunan çayların üzerinden, altımıza koyduğumuz gübre torbalarıyla, tepeden
aşağıya kayarak oynadığımız kaymaca oyunu en eğlenceli olanıydı.
Çay toplama işlemi bittiğinde herkes akın akın çay alım yerlerine
giderdi günlük emeklerini paraya dönüştürmek için. Çay satımları her
zaman sorunlu olurdu. Ekisper (çay alımına karar veren yetkili kişi) sergi
başlarında çay seçen üreticiler arasında dolaşır, buranın hakimi benim
dercesine ikazlarda bulunurdu, “olmamış! Olmamış! ikibuçuk olacak,
olmamış!” diye...
“İkibuçuk”, bizim yörelerde çay toplayan herkesin bildiği ve
koparılan her filizin ikibuçuk yapraktan oluşması gerektiğine yönelik
kuralı belirten özel bir deyimdi. Ekisper baskısı, o gün çayın satılıp
satılamayacağı kaygısı, çoğu zaman da yağmur tehdidi ve ıslanma riskine rağmen
çay alım yerlerinde geçirilen vakitler aslında eğlenceli, zevkli vakitlerdi.
Herkesin birbirini gördüğü, birbirinden haber aldığı, söyleşebildiği,
dertleşebildiği, köy ahalisinin gerçek anlamda sosyalleşebildiği yegane
yerlerden biriydi alımyerleri. Anneler oğullarına alacakları kızı düğün
ve yas yerleri dışında burada seçerlerdi. Kızın keskinliği, kaç
sepet çay topladığı, iyi yük taşıyıp taşımadığı, bunlar iyi bir gelin adayında,
güzellik, iyilik vs. den önce olması gereken önemli özelliklerdi. Çok şükür bu
konuda bazı şeyler değişti artık köyümüzde. Geleneklerin ve eskiye ait
değerlerin hepsinin doğru olduğunu savunmak gibi bir şey olamaz zaten. Sonuçta
güzel olanlar kalıyor kötüler bir şekilde değişiyor, dönüşüyor. Örneğin artık
gençler köylerde bile görücü usulü ile değil birbirlerini beğenerek ve severek
evlenebiliyorlar.
Bu arada evlilikten bahsetmişken söz etmeden geçmeyelim, artık düğünler
eskisi gibi yapılmamaktadır köylerde. Eskiden, köy okulları, alımyerleri ya da
evlerde, kemençe, tulum, akordion eşliğinde, daha çok horon ve halay ağırlıklı,
yemekli, börekli düğünler yapılırken, günümüzde bunun yerine, kötü kalite
pastahane pastaları ve meşrubatların ikram edildiği, ses düzeninin çoğunlukla
aksak, bozuk, müzisyenlerin yetersiz olduğu kasaba orkestraları eşliğinde salon
düğünleri yapılmaktadır. Evden gelin çıkarma adetleri, kapıya saplanan
bıçak kesmiyor diye, erkek tarafından istenen horoz ve kuzu adama törenleri,
yol kesme geleneği, çeyiz vs. gibi adetler halen sürse de eski tadında ve
değerinde değildir elbette ki... Örneğin çeyiz bohçalarından çıkan o göz nuru
el emeği, birbirinden güzel motiflerle işlenmiş oya ve dantellerin, artık
evlerimizdeki mobilyalar üzerinde bir hükmü kalmamıştır ki, bu bohçayı alan
için gerçekten gelenekleri yerine getirmekten öte bir değeri olsun. Hemen
her çeyiz bohçasından çıkan, birbirinden güzel tasarlanmış o el yapımı namazlık
ya da baş örtülerinin, dantellerin, oyaların, masa örtülerinin artık
kullanıcıları yoktur ki, bu bohçaları almanın heyecanı ve sevinciyle kaplansın
içi, bohça sahiplerinin. Pratikte kullanımı olmayanın gözdeki
değeri de düşmektedir ne yazık ki... Sadece adet diye sürdürülmektedir artık bu
incelikler. Belki de doğrusu da budur, bilemiyorum... Çünkü artık kadın erkek
birlikte yoğun bir çalışma temposundadır insanlar ve evlerinde bir sürü emek
isteyen, ütü isteyen, yıkanması zor, kullanması zor örtüler süsler
istememektedirler. Yerine pratik, kullanımı, temizliği kolay şeyler tercih
etmektedirler ve bu konuda haklıdırlar da. Estetik anlayışının da günün
gerçeklerine göre değişmesi, insani ve doğal bir şeydir. Ama yine de o göz
nuru, el emeği, güzelim çeyiz bohçalarımızın örtülerinin, oyalarının,
dantellerinin, baş örtü ve namazlık motiflerinin yok olmasına gönül razı
olamıyor işte...
Düğünden bahsedilir de, insanın ölüm karşısında kendini ifade ediş biçimi olan
yaslardan bahsetmemek olur mu köy hayatında.
Yaslarımıza gelince, eskiden daha ayılmalı, bayılmalı, uzun uzun ağıtlar
yakılarak yas tuttuğumuzu düşünüyorum. Sanki ne kadar feryat edilir ne kadar
çok ah vah edilirse ölen kişinin değeri o kadar artıyordu yasta bulunanların
gözünde. Eğer bir yas evinde sessizlik ve sükün hüküm sürerse, o ölünün
kıymeti o derece azalıyordu. Bir ölünün arkasından çok ağlayan olmazsa, o kişi
hemen kınanırdı, “hiç üzüleni yokmuş demek ki iyi biri değilmiş” diye... Bunun
içindir ki ölümlerde, başta ölünün kardeşi, annesi, ablası, karısı, kızı olmak
üzere tüm yakınları sıraya girerlerdi yüksek sesle ağıt yakmak için, Birinin
bıraktığı yerden diğeri başlardı ki, sessizlik olmasın, ölülerinin değeri
azalmasın diye. Ağıtlar lazca olarak ve o anda derlenerek simultane söylenirdi.
Türkülerimiz, manilerimiz ve çoğu ilerde mizah konusu olacak
konuşmalarımızın, anlık doğaçlamalardan oluşması gibi...
Bu arada bir de lazcamız vardı şüphesiz kültürümüğzün vazgeçilmez öğesi olarak.
Lazca, bu dili konuşabilen biz bir avuç laz için gerçekten çok önemliydi.
Laz dendiğinde bizi diğer karadeniz halkından ayırt eden en önemli
özelliğimizdi dilimiz. Lazca konuşulmuyorsa bir yörede, o yöre laz sayılmazdı,
o yöre halkına laz denilemezdi kesinlikle... Özellikle Trabzon ve Rizelilerin
laz olarak bilindiği yaygın kanıya karşı tepkimizdi bu bakış açımız... Lazlık
öyle basit bir genelleştirme ile ifade edilemeyecek kadar özel bir şeydi bizim
için... Bir kültürdü ve güzel bir rengi vardı Türkiye'nin diğer kültürlerle
birlikte oluşturduğu mozaiğe katkıda bulunan.
Köyümüzde artık lazcayı sadece yaşlılarımız konuşmaktadır ne yazık ki...
Her mahallenin bir Hayri dayısı, Emine ninesi, Kamil amcası, Şükriye teyzesi
vardı el öpülecek... Haydi anlat dediğimizde, bizi geçmişe götürüp yaşanan
anılardan bir tutam tatlandıracak damaklarımızı. Ne çok hikayeleri vardı bu
insanların anlatabilecekleri... Geçmişe ait türküleri, manileri, her
biri ata sözü olabilecek kadar bilge ve özgün
sözleri...
Önder Saraloğlu'nun "Cennet Sevgilim" kitabını okuduğumda, beni ilk
çarpan şey, benimle aynı kültürden, aynı coğrafyadan çıkmış, aynı dili aynı
değerleri seslendirdiği o tanıdık sesi olmuştu. Doğal olarak hiç yabancı
gelmemişti bu ses bana. Bir anda çocukluğumun geçtiği o mahallelere götürmüş,
Zekiye teyzenin, Ziya dayının peşinden, mahalle mahalle dolaştırarak bir sürü
anıyı peşi sıra sürüklemişti. Bir edebi eserde dahi olsa, özüme ait bu değerleri
böylesi rahat böylesi doğallıkla içselleştirebilmiştim. Romanın kendisi esas
olarak yörenin özelliklerini anlatmayı amaç edinen bir eser niteliğini taşımasa
da, hatta siyasi boyutu ve insanın yabancılaşmasına karşı bir tepki olma
özelliği daha ağır bassa da, ben yine de romanda kendime ve kültürüme ait çok
şey bulmuş, onlarla bütünleşebilmiştim... Siyasi mesajı ve diğer artı
özellikleri yanısıra bu özelliğiyle bile Cennet sevgilim önemli bir eser bana
göre. Bu eseri okumam bana bir kez daha, insanların kendi kültürlerini
yaşatmasının, öz kimliklerini bir yerlerde ifade edebilmesinin, kendi öz
dillerinde yazıp konuşabilmesinin ne kadar hayati bir mesele olduğunu
hatırlattı ve bu konuda birşeyler yapma konusunda beni keskinleştirdi. Bu
yazının başındaki giriş kısmını bu amaçla biraz uzun tuttum galiba...
Asıl amacım ise "Cennet Sevgilim" adlı kitabın tanıtımını
yapmaktı oysa ki...
Tekrar kitaba dönersek, Cennet Sevgilim, yaşadığımız dünya ve yabancılaşma
sorununa karşı ciddi bir eleştiri getiriyor gerçekten. Eser, sistemden
dışlanmış, tutunamamış insanların dile getirilemeyen ortak çığlığı gibi sanki.
Her bir kahraman ayrı ayrı haykırıyor yalnızlığını, var olamayışını,
duyulamayışını, görülemeyişini... görülmez olmanın, duyulmaz olmanın, yok sayılmanın
öldüresi çığlığını... Hayalet insanlardan bahsediyor Saraloğlu, yaşadıkları
sistem tarafından köleleştirilmiş, iç güdüleri alınmış, itaatkar, ruh gibi
yaşayan, varlık olamayan insanlardan... Ruhlarını yığınlar halinde sisteme
teslim ederek, içgüdüsüz, itaatle yaşayan bu insanlar yanında, var olma
mücadelesi veren, her şeye rağmen, ölüm pahasına da olsa, içinde bulundukları
labiretten bir çıkış olması gerektiğine inanan kahramanlar da sunuyor Saraloğlu
kitabında ve bu kahramanlarını, tüm çaresizliklerine rağmen, adeta sönmekte
olan cılız bir mum ışığını hayatta tutmak istercesine yaşatmaya çalışıyor.
Bu insanların iç sesleri, birbirleriyle yaptıkları konuşmalar, her birinin
yaşam karşısındaki duruşu, eylem anlayışı, aslında bütün olarak bir hayat eleştirisidir,
bir sorgulamadır yaşama karşı. Yaşama uğraşı gerçekten zor zanaattir ve öyle
herkesin harcı değildir. Kahramanların çelişik istemleri, bilinç altı korkuları
ve utançları, yapmak isteyip yapamadıkları, söylemek isteyip söyleyemedikleri,
yüzleşmeye cesaret edemedikleri, hepsi insan olmanın zaafları ve yaşamda
kalmanın ödenmesi gereken bedelleridir adeta. Yazar cesur hamlelerle, bir fırça
derbesiyle resmeder gibi resmetmektedir tüm bu insanlık zaaflarını ve insanca
çırpınışları... Maskeleri, korunakları, sığınakları olmadan karşımızdadır
Saraloğlu'nun kahramanları eserde. Gerçeklerle yüzleştiklerinde ise çığlık
çığlığa azap çeken iç sesleri kulaklarımızı tırmalamaktadır. Zaten çoğu da
sistemde tutunamayıp yok olacaktır.
Bu arada sanırım romanın en sürükleyici ve heyecan verici kısımlarını, çocukluk
aşkı Cennet'le olan yüzleşmesi, paylaşımları ve bu aşkın çözümlemesi
oluşturuyor. Sonsuz aşk biraz da, artık dönmemek üzere terk ettiğimiz ve
ayrılmadan önce son bir kez daha uzun uzun arkamızı dönerek baktığımız bir
şehir gibidir. Onu çok sevmişizdir ama artık oraya ait olmadığımızı da
biliyoruzdur ve gitmek zorundayızdır... Her zaman özleyeceğimizi bile bile
ayrılırız bu şehirden kalbimizin bir parçasını da orada bırakarak.
Saraloğlu ayrıca ‘büyümenin bir daha uyanmamak üzere gerçeğe gözünü açmak
olduğunu’ vurgulamaya çalışıyor eserinde. Bir daha masumluğumuza dönemeyecek
kadar
uzaklaştığımızdan bahsediyor çocukluğumuzdan... Gerçekten de hepimiz bir
şekilde uzaklaşmıyor muyuz içimizdeki çocuktan büyüdükçe... Uzaklaştıkça
mutsuzlaşıyoruz. Ulaşmaya çalıştığımız, aslında ardından koştukça kaybettiğimiz
oluyor. Dönmemek üzere terk ettiğimiz şehir ise, içimizdeki ıssız köşesinde
fark edilmeyi bekleyen öksüz çocukluğumuz oluyor...
Sırtımıza yeni kimlikler yeni değerler yüklenerek koşuyoruz gerçeğin ardından,
ama o hep kaçıyor aslında olmayan yansımalarının peşinde sürükleyerek bizi.
Sonradan edindiğimiz hiçbir kimlik tam oturmuyor sırtımıza, eğreti bir giysi
gibi, her an üzerimizden düşeceği, çıplak kalacağımız korkusunu yaşıyoruz..
Tutunamıyoruz, sahiplenemiyoruz, aidiyet hissedemiyoruz hiçbir yere... Bu
yüzden ne kurtarılacak bir vatanımız kalıyor ne de inanabileceğimiz bir cennet
sevdamız elimizde... Ölümsüz sevgiler için ölesiye yanıp tutuşurken, çerez gibi
tüketilen günümüz aşklarının gölgesi düşüyor yüreğimize ve sevme gücümüzü
kaybediyoruz her geçen gün. Ruhlarımızın açlığı, susuzluğu, inançsızlığımız ve
eksile eksile yaşamak zorunda kalışımız sonrası... Sakatlanıyoruz her yeni gün,
birer sakat cennet oluyoruz, onun gibi fiziksel olmasa da sakatlığımız... En
kötüsü ruhların sakatlanması değil midir zaten...
Kendimizin ne olduğu üzerine açık ve net söyleyecek sözümüz olmadığı için, neyi
ne kadar yaşayabileceğimizin de sınırlarını tam koyamıyoruz hayatta. Richard
Bach'ın Martı'sındaki sınırlarını aşmaya çalışan o küçük kuş olmaya özeniyoruz
ama nafile, uçtuğumuz gökyüzü çoktan kafeslere tıkılmış, aşmak istediğimiz
ufukların mavisi, çoktan kara bulutların karanlığında kaybolmuştur.
Sonunda her şeyin tükenebilir, yok olabilir, kaybolabilir olduğuna dair
deneyimlerimiz öylesine kör etmiştir ki umutlarımızı, Işığa çıkan tüm yolların
izi tamamen silinmiş gibidir haritalardan...
Ama her şeye rağmen yaşam devam etmektedir. Bir şeylere önce sahip olup, sonra
kaybedip, sonra tekrar bulup tekrar kaybedip, böylesi kırıla döküle,
onarıla, yıkıla hep de devam edecektir...
12 Mart 2005
Çiğdem Şahin
İ.Ü. İktisat Fak.* Yrd Doç. Dr.
Bu Makaleye yapılan Yorumlar ( Açık Gazete'den)
Süleyman Zaman
Sevgili Çiğdem; sözünü ettiğin "Cennet
Sevgilim" isimli yazını okudum. Öykü tadında yazılmış doyumsuz bir
yazıydı. Seni kutlarım. Sevgili Çiğdem insan "kültürel" bir
varlıktır. Kültür ise insanının doğaya karşı yarattığı her şeydir. İnsan kişi
olarak ait olduğu toplumun bir parçasıdır. Kişi geçmişiyle büyür, bugünü yaşar,
kendisine kattıklarıyla yarına akar. Bu hep böyledir. Geçmişi anımsamak, bizi
biz yapan değerleri anımsamak, o değerlere özlem duymak...kadar daha güzel ne
olabilir. Önemli olan geçmişe takılıp kalmamak. Nazım usta'nın dediği gibi
"Ben ölen babamdan ileri/ Doğacak çocuğumdan geriyim" yaşamak. Yaşamı
daha da güzellşetirmek, toplumsal yararı öne çıkaran değerleri savunur olmak ve
ileriye dönük eylemlerin içinde bulunmaktır. Geçmişini inkar eden, geleceğini
doğru kuramaz. O çocukluğun döneminde, o köy ortamında saf, temiz, dayanışma ,
paylaşım ve dostluk üzerine kurulmuş olan o toplumcu yapıya özenmemek; günümüz
toplumunun "yalnızlaşan" insanı için olası mıdır?. Seni kutluyor
yazılarının devamını dilerim. 22.02.2006 Süleyman Zaman
aygül özşahin
Öylesine kendimden öylesine ben gibi ki asla
kaybetmediğim ve kaybetmek te istemediğim o dünyayı gözümde
canlandırdın.İçimdeki çocuk anılarım koşmaya takla atmaya başladı,bilinç
aynamda. seninle kafiyeli mektuplar yazardık hani birbirimize ve tansiyonumu
düşürüp mide bulantısı başlatan sabahlara kadar süren uzun sohbetlerimiz olurdu
da bir türlü bitirmek istemezdik.İnsanın bir kökünün olması ne güzel diye
düşündüm bir an, her ne kadar hareket etse de onu hayata bağlayan ayakta tutan
bu köklerdi aslında. Bizler hiçbir zaman bu yadsımadık.İşte bu yüzden daima
dimdik ve ayaktayız ve kalmaya da devam edeceğiz,hep birlikte birbirimize
destek olarak !Sevgiler.
Deniz Martinez
Inanilmaz bir betinleme yapmissin Cigdem. Yazini
okurken ve okuduktan sonra gozlerimi kapattim ve sanki kendimi Kara denizin
sonsuz yesilligi ve sarp daglari boyunca uzanan cay bahcelerinin icinde buldum.
oh! o canim kara uzumun damagimda biraktigi tadida eklemek isterim. Ozellikle
benim gibi yurdundan uzak hasret ceken birisi icin bulunmaz bir mucevher kadar
degerli senin yazilarin. Degindigin cocuklugumuzdan uzaklasma ve duygusuzlasma
konusunda cok haklisin ama ayni zamanda dedigin gibi yasam devam ediyor.
Sanirim herseyin bir zitti olmali; bu yasamin, dunyanin garip dengesi olsa
gerek. Eger hepmiz geleneklerimize, gecmisimize , degerlerimize bu kadar duskun
olsaydik dunya oldugu yerde mi sayardi acaba. Bunu soyleyisimin elbetteki bir
sebebi var. Bakiyorumda ilerlemmis bir cok ulkede ozellikle suan yasadigim
ulkede sen kendin bire bir deneyimlerinden biliyorsun nasil biresysellessmis,
nasil benlesmis olarak yasiyorlar, nasil gelenek, gorenek ve aile kavrami
olmadan yasiyorlar. Bu insanlar ayni zamanda o insanlar ki bizi aya cikaran,
yeni teknolojik gelismelerle tanistiran insanlar. Yani bence denge boyle
saglaniyor , ki ben kendimi sahsen hassas , ozune duskun insanlarin oldugu
tarafta tutsam bile bu gercegi gormeden gecemiycem. Lezzetli yazilarinin sadik
takipcisi olacagima katiyen emin olabilirsin. Sevgiyle kal hoscakal.
Günay Bakoglu
Baskasının kaleminden okurken cocukluğunu insan,
hemen kendi kalemine sarılıyor. Bunları hatırlayıp dahasını da yazmak için.
Sıradanlığın içinde kaybolmamak adına çoçukluğumuza döndüğümüz anlar bunlar.
Şehirli yarımızla anlatırken yaptıklarımızı dostlarımıza, yüzlerindeki inanmaz
gülüşleri geliyor gözümüzün önüne. Çünkü bir kız çoçuğunun kendi boyundan üç
kat büyük dalgalar arasındaki viyalarına kimse ihtimal vermiyor. Kendimizi
anlatmayışımız bundan belki. Yazınızı okuduğum sırada Murathan Mungan sözlerini
dinliyorum şarkıda eşzamanlı, özetliyor aslında; eskidendi... çok eskiden. Ben
kitabı da okudum. Sevgili Önder Saraloğlu'nun yüreğine sağlık. Ama umarım ki
yazınıza yorum katanların gözlerinin dolmasına, yürek kabarmalarına ve
nostaljik geri dönüşlerine kitabı okuma isteği de eklenmiştir. Çünkü size bu
güzel yazıyı yazdıran Cennet Sevgilim buna layık bir roman.
|