Bu acıyı anlayamazsınız... Çünkü siz o inşaat alanının yerinde
bulunan portakal ve ıhlamur ağaçlarının birbirine karışan hoş kokusunu
hiç duymadınız ki...
Hemen evimizin önünde pembe püskül çiçeği olan, adını şu an
hatırlayamadığım iki aşık ağacın kucaklaşması gibi duran ve birleşen
dallarının arasındaki ‘kalp’ şeklini andıran boşluktan akşam güneşinin
battığı o manzarayı siz hiç bizim balkonumuzdan seyretmediniz ki...
Türkiye’nin en güzel sahillerinden biriydi evimizin önünde dantel
gibi uzanan bu sahil; hemen ıhlamur ağaçlarının dibinden başlar Eski
Sovyetler Birliği (SSCB) yani bugünkü Gürcistan sınırına kadar bir
km’den fazla sürerdi... Doldurulurken denize atılan her kaya parçası
sanki benim yüreğime de doldurulmuştu; Burununda yüzdüğümüz kayalıklar
dinamitlerle parçalanırken sanki benim yüreğim de parçalanmıştı...
Yıllarca bu inşaat çalışmaları sürdürülürken benim içimde de bir
öfke, bir isyan birikmişti...
Bir zamanlar denize atlardık o burundan, orada güneşlenir, orada
yüzerdik... Köyün güzel kızı Yasemin halamla köyün yakışıklı komutanı
Yavuz Üsteğmen bu burunda yüzerken tanışmışlardı; o burun daha ne
aşıkların sırrını paylaşmış ne hatırayı içinde saklamıştı...
Şimdi dinamitlerle yerle bir edilmişti o hatıralar...
Artık gördüğümüz tek şey ‘çamur, çamur, çamurdu...’ ‘Beton, beton,
betondu’ ve ‘beton pompası’ ki sabaha kadar sürüyordu çalışmaları;
Komprosör, vinç, kepçe, ekskavatör, literatürümüze gümrük inşaatıyla
beraber bir sürü yabancı kavram girmişti; onlarla yatıyor onlarla
kalkıyorduk... Bu arada tabii kilometrelerce uzayan Tır kuyrukları ve
onların sabahlara kadar süren gürültüleri de Sarp ahalisinin doğal
yaşantısının bir parçası olmuştu…
Eski sakin yaşantımıza bir daha asla dönemiyeceğimizi biliyorduk;
bunu kabullenmiştik, ama bu gürültü, bu çirkinlik, bu kirlilik, bu
tükeniş, köyümüzün gözlerimizin önünde bu şekilde gıdım gıdım yok
edilişi, buna dayanamıyorduk işte…
Bu hummalı çalışma hala sürmekte evimizin önünde, betonlar azimle
dikilmekte, yollar azimle genişletilmekte, Sarp köyünün yeşille
mavinin karışımındaki renginin ortasına şimdi dev bir GRİ ANIT
dikilmekte...
Adı da SARP GÜMRÜK MEZARLIĞI...
Sabahın altısı, yedisi; gecenin onikisi, biri, ikisi hiç fark
etmiyor inşaat araçları koro halinde geceyi hortlatırcasına, gündüzün
kulağını patlatırcasına durmadan çalışıyor, çalışıyor...
İnşaatın Ocak 2008’e yetişmesi gerekiyor... Mütahitin şu an
hayatının tek gerçeği bu; diğer her şey ayrıntı ve önemsiz... Köyde
insan yaşıyormuş; gürültüden insanların uykuları, huzurları
kaçıyormuş; kafalar şişiyor, sinirler bozuluyormuş, kimsenin umurunda
değildi…
Nezaket için bile olsa “Verdiğimiz 10 yıllık geçici rahatsızlık için özür dileriz!?” yazısı dahi çok görülmüştü köylüye…
Nasıl olsa köylüden çıt çıkmıyor, yapılanlara karşı önemli bir
tepki gösterilmiyordu; Öyleyse yetkililer neden eziklik hissedeceklerdi
ki; neden doğanın içine ettikleri, etrafa rahatsızlık verdikleri için
suçluluk duyacaklardı ki...
Alamayan bebeğe meme verilmiyordu bu memlekette...
Yapılan cılız şikayetler de bir kulaktan giriyor diğer kulaktan çıkıyordu...
Aylardır önümüzde yol inşaatı sürdüğü için evimize çamurlara bata
çıka ulaşıyoruz; bir tahta konulması ya da yaya geçisi için bir şeyler
yapılması için defalarca rica ettik, uyardık, şikayette bulunduk,
olmadı, olmadı... her seferinde tamam dendi, çektiğimiz rezilliğin sonu
gelmedi...
Berlin Duvarı 1989 yılında yıkıldı ama bizim evin önündeki Berlin
Duvarı daha yeni kuruluyor; tam burnumuzun dibinde hem de... Bir
zamanlar denizin enginlerinde kayboluyordu gözlerimiz balkonumuzdan
baktığımızda şimdi ise gökteki maviliği bile zor görebiliyoruz...
TIKILDIK BU MEZARA, BOĞULUYORUZ...
Geçen yıl annem köye geldiğinde, evimizin kilidinin
değiştirildiğini, içeriye bir adamın girip kış boyu orada yaşadığını,
eve değişik değişik kadınlar aldığını, evde uyuşturucu kullanıldığını
saptamıştı. Tanıklar da bunu doğrulamıştı. Evde şırınga, enjektör, içki
şişeleri, artık yemekler, çöp birikintileri vardı çünkü. Bunun üzerine
Jandarmaya, kaymakamlığa baş vuran annem hiçbir sonuç alamamıştı. Daha
doğrusu kimlerin yaptığını bildiklerini ama bir şey yapamadıklarını
söylemişlerdi anneme.
Tarih 5 Ağustos 2008, dün evimize, evde insan varken hırsız girdi ve soyulduk...
Kız kardeşim ve yeğenim hariç evin bütün fertleri, -ki hepimiz tatil
için buradaydık, erkek kardeşim ve ailesi, kız kardeşim, annem- komşuya
oturmaya gitmiştik. Birden bir telefon geldi ve kardeşim eve hırsız
girdiğini, gelmemiz gerektiğini söyledi...Şaka gibiydi; evde insan
varken, adamın biri içeri giriyor, yatak odasındaki çantaları alıyor,
ayak sesiyle kardeşim hole çıkıyor, hırsızı arkadan görüyor, o anki
öfkenin verdiği cesaretle peşinden gidiyor; bir süre kovalıyor ama
içerde bebek ağladığı için geri dönmek zorunda kalıyor ve hırsız
kaçıyordu...
Kabus gibi bir şey yani...
Biz bu günlere nasıl gelmiştik: bir zamanlar bu köyde herkes
herkesi, her haneyi, her hanede yaşayan insanı tanırdı; kimin evinde
hangi halı hangi kilim hangi eşya olduğuna dair, kimin sülalesinde
kimin kim olduğu, ne iş yaptığı, köyde nerede ne zaman ne olduğuna dair
herkes her şeyi bilirdi. Böyle içli dışlı yaşardık birbirimizle ve
akşamları evlerimizin kapısını kilitlemeden yatardık...
Aramızda yabancı olmadığından birbirimize güvenirdik...
SSCB dağılmadan önce burası tamamen askeri bölgeydi ve askeriyenin
denetimi altındaydı... Köye giriş çıkışlar daha Liman köyünden
başlayarak kontrol edilir, en son Sarp sınır kapısına gelindiğinde yine
insanlar Hopa’dan aldıkları özel bir izin kağıdı ile içeriye sokulurdu.
Türkiye ile SSCB gibi bir demir perde ülkesini ayıran bu küçük sınır
köyünü ve hududunu bir kez görebilmek için insanlar dünyanın ve
Türkiye’nin her yerinden gelirlerdi… Üstelik bir sürü bürokratik engeli
aşarak… Öylesine merak ediliyordu işte Sovyetler Birliği o zamanlar;
Sosyalist sistem bir yanıyla ürkütücü bir yanıyla gizemli geliyordu
insanlara…
Biz tam sınırda, kışlanın içinde kalan bölgede oturduğumuz için
sınırı gezmeye gelen herkesi görebiliyorduk balkonumuzdan;gelen geçeni
seyretmek, onların yollarla ve köyle ilgili sordukları soruları
yanıtlamak, elimizden gelen yardımı yapmak büyük bir zevkti bizim
için…Bu arada köyde umumi tuvalet olmadığı için bizim evimiz bu konuda
amme hizmeti verir gibiydi; kimseyi çevirmiyor, herkese kapımızı
açıyorduk. Bu sayede uzun sürecek dostluklar bile kurabiliyorduk…
Kısacası bir zamanlar köyümüz dışardan izinsiz yabancı bir sineğin
bile içeri giremeyeceği kadar güvenli bir yerdi. Güvenliğin ve
kontrolün bu kadarını ben de savunmuyorum ama bugünkü laşkalık,
bırakmışlık, denetimsizlik de son derece rahatsız ediyor beni... Hele
de köyün artık eskisinden çok daha kalabalık olduğu ve girenin çıkanın
belli olmadığı bir süreçte ve ikamet edenler dışındaki nüfusun bu kadar
denetimsiz arttığı ve güvenlik tehditlerinin bu derece çoğaldığı bir
dönemde...
Burası Türkiye’nin en büyük iki Gümrük kapısından birisi; ticaret
yapanı girip çıkıyor; yolcusu, turisti girip çıkıyor; fuhuş yapanı,
kaçakçısı, mafyası girip çıkıyor, yani köyde her adım başı karşınıza
bir yabancı, hiç tanımadığımız, daha önce hiç karşılaşmadığınız insan
rahatça çıkabiliyor...
Karmaşa ve kargaşa bu kadar çoğalmışken güvenliğin arttırılacağı
yerde azaltılması, hatta olan güvenliğin de ortadan kaldırılması garip
geliyor insana... Önceden köyün girişinde askerler nöbet tutarlardı;
köyde askeri alan içinde kalan tek ev bizim evimiz olduğu için
kendimizi her şeye rağmen güvende hissederdik; bugün ise askerin nöbet
tuttuğu alan içeri alındı; ama bunun da bir önemi yok artık; bugünkü
olayda olduğu gibi, kız kardeşim balkondan çığlık atıyor, ‘asker yetiş’
diye yardım istiyor; içerdeki nöbetçi komutanının kızacağından
korkarak yerinden bile kıpırdamıyor...
Gelen jandarmaya durumu aktardığımızda, buranın piyade alayı
olduğunu, güvenlik ve asayişe piyadelerin karışamadığını, nöbetçi
askerin yetkili komutanın izni olmadan görev başından ayrılamayacağını
söylüyor komutan... Size orada tecavüz edilse, boğazınıza bıçak
dayanıp kafanız kesilse Türk askeri kutsal nöbetini bırakıp gelemiyor
yanınıza; komutanın emri her şeyden önemli; sizin can güvenliğiniz ise
olsa da olur olmasa da…
Bir vesileyle bunu da öğrenmiş olduk; yani can güvenliğimiz söz
konusu olduğunda askerimize güvenemeyeceğimizi… Kulübedeki kutsal
nöbetin bizim yaşam hakkımızdan daha önemli olduğunu…
Olay bu
kadarla da bitmiyor ki; dedim ya herşey kabus gibi... Jandarma eve
geliyor, çamurlu postallarıyla içeri giriyor ve evdeki ayak izlerini
ve diğer bütün izleri farkında olarak veya olmayarak öncelikle kendisi
yok ediyor... Sorumlu komutan elinde bir defter gereksiz bir sürü
ayrıntı ile oyalanıyor; “sayın komutan bu soruşturmadan gerçekten bir
sonuç alacak mıyız” diyorum bir kaç kez ısrarla; “biz suçluyu
yakalasak bile savcılık bırakıyor, elimiz kolumuz bağlı ne yapabiliriz
ki” diye cevap veriyor bana...
Bu arada iz bulmak ya da delil toplamak için hiçbir ciddi çaba yok.
Olası parmak izi kalabilecek yerleri gösteriyoruz, “oraya biz de
dokunduğumuz için artık parmak izi alınamazmış; bizim parmak izlerimiz
hırsızın parmak izlerini çoktan yok etmişmiş; eğer şüpheliler gümrük
inşaatındaki işçilerden biri ise, orada yüzden fazla işçi çalışıyormuş;
bu kadar inasanın her birinin tek tek parmak izini almak, evdekilerle
karşılaştırmak günlerce sürermiş.
Kısacası “ölme eşşeğim ölme” diyordu jandarma yani...
Sonunda öfkeden sesisimi bastıramaz hale gelmiştim “biz suçluyu
yakalasak da savcılık nasılsa salacak, o yüzden bu kadar zahmete değmez
mi diyorsunuz siz sayın komutan, bütün söylediklerinizin özeti bu
mudur? diyorum; ses yok; yorum yok... Komutan sus pus, ne desin ki,
dili bağlanmış adamın, emir kulu ve emir büyük yerlerden...
Şikayetlerimizde bal gibi haklı olduğumuzu da biliyor, bu durumda ne
diyebilir ki...
Bizim köyün çocukları “Çiğdem abla sen üzülme suçlu yeter ki
bulunsun biz onu eşşek sudan çıkıncaya kadar döver cezasını veririz”
deyince jandarmanın önünde gözlerim fal taşı gibi açılıyor; Olur mu
çocuklar diyorum, biz devletin yerine geçip polis ve jandarma rolünü
üstlenemeyiz, bu yanlış olur diyorum, çocuklar gülüyorlar; “Öyleyse
devlet nerede, bulsun ya suçluları, yakalasın ya, içeri tıksın ya,
cezalandırsın ya diyorlar; söyleyecek bir şey bulamıyorum... Aynı
karşımdaki komutan gibi ben de susuyorum bu doğru serzenişler
karşısında...
Ne kadar mafyatik çözümlere karşı olsanız da aksini söyleyecek bir
şeyiniz olmadığında susmaktan başka seçeneğiniz kalmıyor işte böyle...
Komutanı şimdi daha iyi anlıyorum...
Hadi gelin çıkabilirseniz çıkın bu işin içinden. Bu arada etraftan
bir sürü benzer hikayeler anlatılmaya başlanmıştı; bu ilk değilmiş,
bunun gibi kaç vaka omuş, aynı şeyler tekrarlanmış... Buradan şu sonuç
çıkıyordu: Birileri burada asayiş berkemal görüntüsü vermek için olan
suçların üzerini örtüyor, birilerinin başı ağırmasın diye hukuğu
işletmiyordu.
Köyde can ve mal güvenliğimiz yoktu, bugün kız kardeşime biri
tecavüz etmeye kalksaydı bağırdığı halde, üstelik burnumuzun dibinde
asker nöbet tuttuğu halde bunu önleyebilecek tek bir devlet yetkilisi
yoktu. Nöbetini ne pahasına olursa olsun terk etmeyen askerin vazifesi
ise kız kardeşimi değil kışlayı korumaktı, bir de komutanının sözünden
çıkmamak tabii ki...
Şimdi yeri gelmişken anlatılacak gerçek bir hikaye geldi aklıma;
köyümüzden Hava teyze birgün bahçesine giderken, köyün girişinde nöbet
tutan asker durduruyor onu ve bahçesine sokmuyor. Hava teyze bahçeme
gitmeyeyim mi, ne yapayım diyor ama fayda etmiyor; asker ben emir
kuluyum elimden başkası gelmez diyor, başka bir şey demiyor ve içeri
koymuyor Hava teyzeyi... Hava teyze çaresiz bahçenin girişinden
dönerken askeri bir aracın içinde komutanın geldiğini görüyor. Komutanı
durduruyor: “Evladım diyor senin askerin beni bahçeme koymuyor; ben
devletten maaş istemiyorum, yeşil kart istemiyorum, aş istemiyorum, iş
istemiyorum; kendi bahçemde kendi mısırımı kazıp kendimi
geçindiriyorum. Sen şimdi beni bahçeme sokmazsan ben mısırımı nasıl
kazacağım, geçimimi nasıl sağlayacağım; Türkiye’nin bir ucundan gelip
gümrükte inşaatta çalışan işçi her yere serbestçe girip benim
ağacımdaki meyveyi bana sormadan yiyebiliyor; Gürcünün askeri geliyor
burada benim toprağımda benim askerimle tatbikat yapabiliyor ama ben
bahçeme gidemiyorum bu nasıl iştir bir anlatsana bana oğlum” diyor;
“sen beni mi koruyorsun yoksa Gürcüyü mü hele bir söyle” diyor… Komutan
ne diyeceğini bilemiyor ve hadi geç teyze diye Hava teyzeye yol
veriyor...
Bir yandan bizim kadınlarımız böylesine zeki ve bilgedir işte; Hava
teyzenin o sözleri üzerine başka bir söz söylenebilir mi; o kadar özlü
ki o sözler her şeyi anlatıyor…
Benim devletim köyümde beni korumuyor artık; birileri bilinçli
olarak hukuğun önünü tıkıyor; can ve mal güveliğini sağlamayarak
birilerinin ekmeğine yağ sürüyor. Bu arada elin kaçakçısı, mafyası,
eroinmanı, fuhuş yapanı, kadın satanı, hırsızı, kapkaçcısı köyde cirit
atıyor, kış için evini bırakan köylünün evinin kilidi değişiyor, eve
yerleşen yabancı evin sahibi gibi evde yaşayabiliyor; eve kadın
alabiliyor; uyuşturucu alemi yapabiliyor, üstelik tüm bunlar devletin
kışlasının yanı başında, burnunun dibinde olabiliyor...
Vay memleketimin haline ya...
Eğer siz bugün Türkiye’nin en büyük gümrük kapılarından birinde
kontrolu elden bırakırsanız yarın obürgün ülkenin kontrolünü de elden
bırakırsınız demezler mi şimdi insana?!...
Bu ülkede yalnız Sarp köyünde hukuk sorunu yok ki... Ergenekon
davasının izini sürenler; AKP kapatma davasıyla uğraşanlar birbirini
aklamak yada suçlamak için hukuk üstüne hukuk icat ederlerken sıra
vatandaşın hukukuna gelince hukuğun önüne işte böyle dikenli teller
örüyorlar ve bu dikenli tellerle canımızı acıtıyor fazlasıyla...
Benim en büyük derdim ne biliyor musunuz; bu ülkede kaçacak tek
deliğim vardı; canım memleketim; Cennet Sevgilim SARP’tı bu... Şimdi
onu da cehenneme çevirdiler ya kaçacak tek deliğim bile kalmadı;
BEN ONA YANIYORUM…
NOT: Cennet Sevgilim’in yani Sarp’ın geçmişte nasıl bir köy olduğunu
merak edenler açık gazetede yayınlanan eski yazılarımdan “Cennet
Sevgilim” e bakabilirler...
Çiğdem Şahin
Yrd. Doç. Dr. / İÜ'de öğretim üyesi