 Kolay değil çünkü çok zor! Çok zor! “Çok zor” diyerek söze başladım. Doğa dengesinin yeniden eski düzenine dönüşmesi çok zor! Çünkü halen daha HES gibi projeleri savunanlar hatta hiçbir zararı olmaz diyenlerde var. Nükleer santral meselesine zemin hazırlayanlarda var. Hazırlanan zeminde emin adımlarla ilerleyenlerde var. Ne kadar tepki gösterilirse gösterilsin umursamayanlarda var. “Ne alâka efendim; bunlar ülkemizin enerji sorununu çözecek zararsız projelerdir” diyenler ve buna benzer ifadelerin arkasında duranlarda var.
Çok zor! Kazım Koyuncu gibilerin ardından yakılan ağıtları dinlemek çok zor! Çünkü bu feryatlara yürek dayanmaz. Gencecik bedenleri, analizi yapılıp sonucu temiz çıktı denen topraklara vermek çok zor! Annelerin, babaların, kardeşlerin, evlatların döktüğü gözyaşlarını, santral pervanesinden esen rüzgârlarla kurutmak çok zor! Yüreklerdeki acımsı ve karanlık duyguyu, santrallerden gelen enerji ışığıyla aydınlatmakta çok zor! Sisli dağları yara yara gelen derelerin akışındaki şırıltıya karışan insan feryatlarını, santrallerden çıkan makine uğultuları susturamaz, bastıramaz. Çünkü çok zor! İşte bir kez daha aynı tarih döneminin içerisindeyiz. “ÇERNOBİL” denen kasaba tüm dünyaya adını duyurmayı başardı. Ve yıllar geçti aradan hâlâ bu facia unutulmadı. Çünkü nice sevilenlerin acısı, Karadeniz dağlarının sisi gibi unutamayanların yüreğine çökmüş. Bu acı bilmem diner mi ki! Aradan yıllar geçmesine rağmen bu olayı unutturmayan Kazım Koyuncu anısına yapılan “Keşke olmasaydı” adlı bir belgeselde diyordu ki: “Sovyetler birliğinin Çernobil kasabası yakınlarındaki bir nükleer santralde elektrik denemesi için acil soğutucu sistemlerinin kapatılmasıyla başlayan büyük problem 26 Nisan 1986 tarihinde iki büyük patlamayla sonuçlandı. 4 numaralı reaktörün üzerindeki dam gökyüzüne fırladı. Ardından bütün ağırlığıyla ve şiddetiyle tekrar santralin üzerine düştü. Açığa çıkan radyasyon Hiroşima Ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarından tam 200 kat fazla idi. Olay yerindeki soğutma çalışmalarına katılan 600 bine yakın gönüllü işçide tespit edilen radyasyon oranı, ölüm sınırının 16 kat üzerindeydi. Ve bunların tamamına yakını birkaç ay içerisinde hayatını kaybedecek ve çinko tabutlar içinde beton mezarlara gömüleceklerdi.” İşte bu kadar bir bilgi bile olayın büyüklüğünü bize kısaca anlatabilmiştir diye tahmin ediyorum. Yanılmıyorsam hatırladığım kadarıyla, 2006 yılında Türk tabipler birliği ve Hopa belediyesinin birlikte gerçekleştirmiş olduğu çalışma gerçekleri biraz daha net bir biçimde gözler önüne getirdi. Hopa’da son 3 yılda gerçekleşen ölümlerin %47 sini KANSER oluşturuyormuş. Fakat Dönemin çayında bulunan radyasyonun görmezden gelindiği gibi bu çalışma raporunu da kimse görmedi. Ya da görmek istemedi. Peki şimdi ben neden bu yazıyı hazırlıyorum? Takdir sizindir. Tek istediğim başka Kazımlar ölmesin. Anneler ağlamasın. Ve Çernobil olayına bağlı olarak hissedilen Karadeniz’in feryadı ve isyanına kulak verilsin. İşte bütün bu yaşananların ardında oluşan belli başlı izler kaldı dünyaya. Bu izlerin acısı dinmeden, belki ileride başka bir felaketle karşılaşacağız. Sorumsuzca, ya da sorumluluğunun farkında olmadan yapılan davranışlar yüzünden oluşacak yeni felaketleri tahmin etmemek elde değil. Toprak zehirlendi ve yavaş yavaş canlıyı etkiledi. Onbinler tahrip oldu. Sayısız insan etkilendi. Kanserden binlerce kişi hayatını kaybetti. Ve kaybetmeye devam edecek. Bebek ölümlerinde artışlar gözlemlendi. Doğaya verilen tahribat ise sözlerle ifade edilecek gibi değil. Bütün bu etkileri görmezlikten gelemeyiz. En azıdan bilmeliyiz. Bize değer vermeyenlere “Değer” vermek çok zor! Timur Cumhur Fotograflar: behicalpaytekin.com , sesonline.net |