İnsanlık tarihi dar çıkarları gereği kendi kimliklerinin belirleyiciliğinin ve üstünlüğünün ileri sürülüp ötekilere kabul ettirmeye çalışmalarının neden olduğu çatışmalarla doludur.Kimlik olgusu toplumsal ilişkiler içinde ele alınması gereken bir olgudur. Bu yüzden toplumların geçmişi, bugünü ve gelecekteki sorumlulukları, kimliklerin temelini ortaya koyacaktır.Bazı toplumsal cemaatler; soy sop veya inançsal Kimlikleri bir tarafa bırakılarak paranın hakim olduğu şirketleşmeye uyum sağlarlar (.rotary-masonlar-soroptiromistler vs.).(1)
Çok kültürlü yönetim yapısı ile Osmanlı imparatorluğunda 72 millet bir arada idi., (Türk,Kürt,Gürcü,Çerkez Ermeni,Rum,Süryani),vede üst kimlik bu halklardan herhangi biri de değildi..Çünkü tüm halklar Osmanlı idi. Dolayısıyla hiç sorun olmuyordu. Osmanlı imparatorluğundan Türkiye Cumhuriyetine geçiş yapılınca 72 millet gayri Müslimler sayıca az olmak şartı ile Türk, Kürt, Çerkez, Laz vs. aynı kaldılar.Fakat üst kimlik Osmanlılık değil Türk olarak belirlendi.Kemalist devrim Sultanın tebaası olan ümmet anlayışında ki halkı, çok daha gelişmiş bir kavram olan devletin vatandaşlık ve yurttaşlık temasına endeksledi.Kimlik çatışmaları Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren kimlik sorunu, kuruluş aşaması içinde olan ulus devlet inşasında Kürt isyanları dışında sorun teşkil etmedi.Sonraları kendilerinin Türk ulusu egemenliği altındaki yer aldığı kimliklerin yok sayıldığını ve asimile olabileceklerinin farkına varan etnik guruplar, kültürel değer ve yapılarını koruma yoluna gittiler. Son on yıl içinde azınlık hakları ve etnik dillerde yayın serbestliğinin peşi sıra kimlik sorunu da aydınlar tarafından gündeme taşındı.Yazılı basın ve medyada alt kimlik , üst kimlik kavramları konuşulur oldu.Bazı guruplar biz alt kimlik değil, kurucu unsuruz tarzında serzenişlerde bulundular.Kavram olarak Alt kimlik; bir insanın içinde doğduğu etnik ve/ veya dinsel gurubun kimliğidir.Üst kimlik ise; belirli bir halkı ve devleti bir arada tutabilmek için devletin vatandaşa empoze ettiği kimliğidir.Al- üst kimlik arasında çok ciddi yakın ilişkiler vardır.(2) Yaşadığımız çağda dünya üzerinde 200 civarında egemen devlet ve yaklaşık 6000 dil konuşulmaktadır.Bu yüzden çok kültürlülük ve çok dillilik bütün devletler için söz konusudur. Dillerin büyük bölümü ekolojik , ekonomik, ve siyasal nedenlerle yok olmaya terk ediliyor.Dilsel çeşitliliğin geleceği güvence altında değildir.Dil insanlığın ortak mirasıdır.Her bir dil sistem ve yapısı ile uzun bir tarihsel sürecin ürünüdür. İbrani’ce İsrail’e yakın zamanda taşınarak resmi bir dil olarak yaşama hakkı bulmuştur.Genosit’e tabi olmuş hiçbir halk dilini ve kültürünü geleneksel değerlerini kaybolmasını istemez.Alman Nazizminin ırkçı vahşeti Yahudi soykırımı vahşeti belleklerimize kazınmıştır.Dünyada soykırıma maruz kalmış halkları herkes çok iyi bilir.Kafkasya da asırlardır kardeşçe bir arada yaşayan halklar milliyetçilik dalgasına yakalanarak birbirlerine düşman edilmektedir. Dilin en önemli yanı toplumdaki kültür karakter ve sosyal ilişkileri belirlemesidir.Binlerce yılda oluşan dil ile beraber sosyal yaşamı düzenleyen –töreler, bunları yaşatan masallar, destanlar ,atasözleri , dille birlikte oluşmaktadır..Yani Bir dilin yok oluşu binlerce yıllık kültürel kazanımın yok olması anlamına geliyor.Toplumsal yozlaşma denilen olgu da dilin ölümüyle beraber ortaya çıkıyor. Dil sadece anlatmak istediğimizle alakalı değildir aynı zamanda kim olduğumuz ile de alakalıdır. Dil kültürün en ayırt edici özelliğidir.Bu yüzden kültürel paylaşımlar ortak olabilir ama dil bu anlamda kesin belirleyici bir unsurdur. Dil ile kültürel benzerlikler halklar arasındaki bağın ne kadar kuvvetli olduğunu gösterir. (3) Demokratikleşme iradesinin herhangi bir yaptırımı olmaksızın her kesin özgürce kendi dilini konuşup yazabileceği eğitim görebileceği bir ortamda, dillerin yaşatılması için gereken adımlar atılmalıdır.Demokrasilerde yapılacak bu tercih insanlar arasındaki ayrımcılığı ortadan kaldırıp toplumsal beraberliği güçlendirecektir.Dil komşusu olan halkların dilleri ile her zaman bir etkileşim içindedir.Hiç bir dil saf Ari dil değildir.Türkçe kelimeler içerisinde Osmanlıca,Arapça, Farsça, Rumca, İngilizce, vs.kelimeler doğal olarak vardır. Yakın coğrafyalar arası ilişkilerden ötürü dilin kelime dağarcığına girip yerleşmesi ve paylaşılması normaldir. Bu yüzden etnik dillerin etimolojik araştırmalar ışığında tarihsel birlikteliklerle toplumsal paylaşımların vesile olduğu birçok kelime alışverişleri olmuştur, olacaktır da.Kentlerde yoğunlaşan Diaspora da farklı etnik dile sahip topluluklar Türkçe’nin dışında kendi dilerinin varlığını sürdürebilme bilincini yitirebilmekteler. Ne yazık ki köyden kente göç eden büyük bir kitle kendi dilini ve kimliğini inkar ederek “dilsel intihar” yani gönüllü asimilasyonu kabul ediyor. Ana dil yetisine sahip az sayıda çağdaş örnek insanlar bu yok oluşa dur demelidirler. Dillerin kaybolduğu bir dönemeçteyiz ve de önlem alınmasa yok olma ile son bulan büyük kültürel kayıplar yaşanacaktır. Otuz yediye yakın Kafkas dilerinin kökeni olarak bilinen Ubıh dilini konuşan son kişinin ölümü ile (Tevfik ESENÇ-8 Ekim1992) bir dil daha yer yüzünden silinmiştir. 1860 lar da Kafkasya’nın Rus Çarlığının işgalinden sonra sürülen Ubıhlar’ın tümü Osmanlı topraklarına yerleşmişlerdi.Ubıhça yalnızca 2 ünlü ve 80 ünsüzü ile çok özel bir yapı arz eder.Bu yüzden en fazla ses birimi olma özelliği olan ve de 150 yıldır dilbilimcilerin arkasından kovaladıkları kayıtlarda yaşayan bir dildir.(4) Anadolu topraklarına en çok göç Balkan ve Kafkasya halkları tarafından gerçekleştirilmiştir.Müslüman Kafkas halkları kendi vatan topraklarını siyasi ve ekonomik ,sağlık ve savaş nedeni ile terk etmek zorunda kalmışlardır.Osmanlı döneminde Çarlık Rusya’sının baskılarından kaçarak Kafkasya’dan 3 milyona yakın bir göçmen topluluğu gelmiştir. Göçmen halkın büyük bir bölümü, kendilerine verilen toprak ve sahiplenmeden ötürü sığınmacı psikolojisi ile gönüllü asimilasyonu kabul etmiş görünüyorlar. Etnik kimliği Türk aidiyetinden olmadığı halde Cumhuriyetin kuruluşu esnasında Anadolu’ya dağılan farklı etnisiteden halklar Devlete olan bağlılıklarını Türk ülkü birliğinden yana ulusalcı çizgide bizzat kurtuluş savaşında canlarını ortaya koyarak inkar edilemez katkılar sağlamışlardır.1299 dan bu zamana Anadolu topraklarında yaşayan otokton olan yada otokton olmayan halklar kavimler kapısı Anadolu nun kültürel mozaiğini oluşturarak bu mirası geçmişten geleceğe taşımışlardır. Her dil o dili konuşan insanın ve kültürün aynasıdır.Küçük bir çocukken öğrendiğiniz dil kendinizi en iyi ifade edebileceğiniz tek araçtır. Ana dilin haricin de sonradan öğrenilen eğitim ve öğretim dilini kullanırken telaffuz , yazım hataları , algılama, uyum bozukluğu gibi sonradan karşılaştığı dile adapte olamayan binlerce insan vardır.Bir dili konuşurken telaffuz problemi yaşayan insanların çoğu kırsal kesimden büyük şehire geldikleri için kendi ana dili dışında ki dile motive olamaması olağan karşılanmalıdır.Nedense telaffuz sorunu yaşayan insanlara ilişkin aşağılama ve hor görme toplumda olağan karşılanabiliyor. İngilizce yi Arap lehçesi ve fonemleri kullanarak konuşan insanlar ya da İstanbul Türkçe’si konuşuyorum özentisi ile kafa göz yaranlar a ne demeli. Lehçeler hariç Türkçe yi şivesiz ve kuralara uygun ve düzgün konuşan kaç insan var ki. Kültürel farklılıkları ve dil ayrılıkları bölünmelerin nedeni olarak görmek yanlış bir bakış açısıdır.Birleşmiş milletler insan hakları bildirgesinin ikinci maddesi ile “Her kes ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal yada toplumsal köken, doğuş yada başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetmeksizin bu bildirgede ileri sürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptir”hükmü getirilmiştir. Hak ve Özgürlük arayan kimliklerin , ezilen sınıfların, aykırı düşünce ve inançların; “Daha az devlet , daha çok toplum” haykırışlarına karşılık statüko ve Türk milliyetçi bakışa sığınarak “Hep Devlet, hiç toplum” anlayışını dayatılıyor. “Tek Vatan tek millet” “ne mutlu Türküm diyene” “ bir Türk dünyaya bedeldir” vs. bu söylemler baskıcı hegemonya anlayışının kaçınılmaz ifadesidir.Askeri otoritenin kutsallığı ve dokunulmazlığı öne sürülerek devletin bekası için her yolun mübah sayıldığı kirli ilişkiler açmazı bir işleyiş sürüp gitmektedir.Ne yazık ki her türlü yasa dışı işlev görmezlikten gelinebiliyor. Böyle olunca adalet mekanizması ve bağımsızlığı sınıfta kalmıştır.bu kadar zaman geçmesine rağmen Susurluk, Şemdinli , faili meçhul cinayet vakalarının sonuçları belirsiz ve de örtülü kalmıştır.Hak ve özgürlüklerin gündeme geldiği sancılı bir süreç yaşanıyor.Totaliter baskıcı uygulamalar toplumsal yaşamın her kademesine dayatılmakta. MGK ve genel Kurmay Başkanlığının denetiminde otonom bir devlet oligarşisi devam ettiği sürece Cumhuriyetin sivilleşmesi ve de demokratikleşmesinin imkansız olduğu 27 nisan muhtırasın da bir kez daha görülmüştür.Yani sıfıra indirgenmiş bir toplum ve ona egemen azami devlet anlayışı. Toplumsal problemleri ve devlet şiddetini çözmek için öncelikle militarizmden arınmış demokratik bir uzlaşma yolu ile toplumsal kalkınma sağlanabilir.Bir arada yaşamı savunmak çağdaşlaşmanın sonucudur.Mahalle içinde kendi ailelerinin üstünlüğü, mahalleler arası mahallesini savunma, diğer şehirlere karşı kendi şehrini savunma (hemşericilik), ülke dışında ülkesini savunma, hatta ve hatta mezhep ve din çatışmalarına varan refleks haline gelmiş savunma ihtiyacı kimlik ilişkilerinin yoğunlaşmasına neden olmaktadır. Bu yüzden kimlikler; zaman ve mekana göre tarihselliğe göre değişir; kimi zaman dinsel, kimi zaman ulusal, dilsel olgular üzerinden kişinin kendi bilinç düzeyine göre yaşama yüklediği anlam çerçevesinde kendini ifade etme aracıdır.Objektif kimlikle subjektif kimliğin uyumsuzluğu ve örtüşmemesi toplumsa ve kişisel bunalımlara sebebiyet verebilir Aslında kimlik çatışmaları açık veya gizli çıkar çatışmalarıdır. Her faaliyet ve ilişki, insanların yaşamlarını, gününü, ve yarınını etkiler farklılaştırır ve hatta dönüştürerek yeni kimlikler kazandırabilir.Türkiye de bir çok insan etnik diller de yapılan çalışmalara hoş görü ile yaklaşma psikolojisinde değildir.Etnik dillerde yapılan tüm çalışmalar Ulus devlet düzeyini bölünmeye götürecek çalışmalar olarak görülmektedir.Asıl bölünmenin temelinde toplumsal hoş görüsüzlük, demokratik uygulamalardaki eksiklik ve baskıların var olmasıdır.Birbiriyle barışık ve de ekonomik çıkarların ortak olduğu toplumların bölündüğü tarihte görülmemiştir. Emperyalist sömürünün insan faktörünü hiçe saydığı anti hümanist politikalar ve köleleştirilen iş gücü sömürüsü hızla büyümektedir.Halbuki Evrendeki kültürel zenginliklerin ayrım yapılmaksızın kardeşçe paylaşılması, birlikte yaşamanın, kardeşliğin ve de barışın anahtarı olacaktır. Stalin zamanın da Kafkas halkları ve dil haritası çizilerek aynı dili konuşan kardeş diller adeta bölünerek parça parça edilmiştir.Slav dilleri ve ırkına öncelik tanınmıştır. Türkiye’de Azınlık haklarına ilişkin tartışmalara sıkça tanık olmaktayız.Azınlıklar konusu AB görüşmeleri ve azınlıklara ilişkin rapor hazırlayan komisyonlarca gündeme getirilmiştir. Raporun açıklandığı bir ortamda, çok kültürlü bir toplumsal yaşamı sindiremeyen Sevr paranoyasından sıyrılamayan ve de ırkçı faşizan politikalar ile azınlık haklarına ilişkin rapor yırtılarak hoş görü yerine hor görmeyi tercih eden bir davranış gözlenmiştir. Azınlık hakları raporu hazırlanırken 24 Temmuz 1923 de yapılan Lozan Barış antlaşması hükümleri adeta yılan hikayesine döndürülmüştür.60-70-80 li yılların bizlere bahşettiği askeri anayasa hükümlerince tekçi ve şoven statüko tarafından azınlıklar, yalnızca ve yalnızca “gayri Müslim azınlık” olarak tabir görmeyi tercih etmektedirler.İnatla gayri Müslimler dışında yaşayanları Türk etnisitesi olarak görmekte ve dili kültürel kimliği ile insanları yok saymaya aşağılamaya, açıkçası Türkleştirmeyi amaç edinen Ari ırkçı bir düşün olmaktan sıyrılamıyor. Devlet toplumsal mozaiğin bütün renklerini net bir biçimde görülebilmesini sağlayacak,demokratik açılımları dışardan gelecek yaptırımlarla değil de kendi vatandaşına eşitlikçi ilkeleri doğrultusunda yasal düzenlemeler yapabilir. AB ye giriş sürecinde Kopenhag kriterleri olarak bilinen üyelik şartlarında “Azınlık hakları ve azınlıklara saygı” bu birliğe üye olmak isteyen her aday ülkenin yerine getirmesi gereken bir ön koşul olmuştur.Katılım ortaklığı çerçevesinde ayrı ayrı uyum paketi halinde ilerleme raporları herkesçe takip edilmektedir.Küreselleşmenin yoğun olarak yaşandığı üçüncü dünyalaştırılan doğu bloğu ülkeleri gibi, yaşadığımız coğrafyamızda etnik kıyımlar ve halkların birbirini boğazlamalarının tek sorumlusu olarak emperyalist soğuk savaş bütün kirliliği ile dünyamızı ateş topu misali sarmaya devam ediyor.Silah tüccarlarının ve dev şirketlerin ekonomik çıkarları gereği döviz ve borsa kanalı ile suni krizler yaratılarak sömürü devam ediyor.ABD imparatorluğu orta doğu , balkanlar Afganistan ve de yakın gelecekte İran da alışılmış nedenlerle harita üzerinde kırmızı çizgiler çizerek kan ve işkence vahşetine toplu kıyımlara insanlık dışı politikalara devam edeceklerini açıkça beyan ediyor. Amaç halkların laik çağdaş ve demokratik haklar çerçevesinde kimlikleri ile var olabilmeleri için, insanca yaşayarak kültürlerini yaşatmalarıdır.Realist olarak fantezi ve ütopyalara sapmadan mantık ve sağduyu içerisinde kardeşçe yaşamı ve paylaşmayı öğrenmek zorundayız. Kapitalizmin vahşetinden şiddete karşı vicdani yaklaşım, köleliğe karşı özgür düşünce ve karanlığa karşı aydınlığın savunulması ile ayakta kalabiliriz. İnsan merkezli evrensel normlara ve de erdemli bir yaşam için ayrımcı ve sömürüden uzak savaşsız bir yaşam ümidi ile... 17 08 2007 mç’itamurun3xi Kaynakçalar: “Ferit BARUT Hümanite 10.Sayı”(1) “Baskın ORAN Azınlık hakları”(2) “Petar Dimitrov KOVACHEV” KAF FED .Konferansı bildirisi.(3) “Prof. Sumru ÖZSOY –KAF FED Dil konferansı bildirisi”(4) “Birikim dergisi sayı 2006 sayı.205”(5) “Kafkasya yazıları kültür sanat dergileri”(6)
|