Yaklaşık bir aylık
bir aradan sonra yeniden günlük hayatımıza döndük. Her yıl temmuz ya da ağustos
aylarında yaptığım 20-25 günlük memleket gezim benim için tam bir
rehabilitasyon olur. Telefon, televizyon, gazete ve internet gibi iletişim
araçlarından tamamen koparım. Bütün zamanım derede balıkla, ahırda inekle,
kümeste tavukla, bahçede mısırla fındıkla, dağda odunla ve bir de bol bol yağan
yağmurda bol bol uyumakla geçer. Dünya ile pek ilgim olmaz. Durum böyle olunca
haliyle e-postalar, yazılacak konular ve yanıtlar da birikir. Sözü fazla
uzatmadan bu yazımı genel olarak aldığım olumsuz eleştirileri yanıtlamaya
ayırıyorum. Bazı okuyucularımın haklı eleştirilerine, bazılarının da şartlı
reflekslerine yanıt vermeye çalışacağım.
Yanıtlarımın şahsen
isim ve adresi önemli değil. Aynı şekilde başkalarının da düşünebileceğini
varsayarak gerekmedikçe isim üzerinde durmayacağım.
Ben 2000 yılından
beri uzun bir zamandır bazı sitelere yazılar yazarım. Bu sitelerin hepsi
kültürel hizmet amaçlı Karadeniz ve Laz siteleridir. Kullandığım “Toroci” adını bu sitelerin hepsi tanır
ve birçok üyeler de Toroci adının
Kamil Aksoylu olduğunu bilir. Toroci adını sadece forum sayfalarında kullanıp,
forum dışı yazılarda gerçek adımı kullanıyorum. Yalnız Lazuri comda bu durum
biraz farklıdır. Lazuride geçen yıl site yöneticisi ve editörü ile bir konuda
aramızda bir tartışma oldu. Tartışma sonucunda siteden üyeliğimin silinmesini istedim ve
kimse silmeyince de üyeliğimi kendim sildim. Sonuçta Lazuri Laz Kültürüne
hizmet veren bir sitedir, biz üye olmasak da ziyaret eder forum sayfalarını
inceleriz. Üye olmayanların foruma girişi engellenince yeniden “Gzamşine” adıyla Lazuriye üye oldum.
Ve bu sadece Lazuriye özel bir durumdur, bunun dışında bütün sitelerde üye adım
“Toroci” dir.
Bunları keşke
böylesine izah etme gereği duymasaydım. Neden izah etme gereği duydum onu da
söyleyeyim. Kendi sitelerinde bile birkaç tane takma isim kullananlar beni çeşitli isimler kullanıyorsun diye sözde
ayıpladılar. Böyle bir şey yoktur, ben her yerde Toroci’yim.
Bu platformda
yazmaya başladığımda en çok yıllarca birlikte olduğum kişilerin takma isimleriyle eleştirildim. Oysa
ben bu platforma gerçek adımla yazıyorum. Elbette ki hatalarım, yanlışlarım ve
yanılgılarım vardır. Bu anlamda eleştirilmeliyim ve bu eleştirilerden
yararlanmalıyım da. Ama nasıl? Çeşitli takma isimlerle karalanarak değil
herhalde. Yazdıklarının altına ismini
koyup düşüncesinin arkasında duramayanlarla
benim işim olmaz, yanıtım onlara değildir. Bu insanlardan Laz Kültürüne de
herhangi bir yarar gelmez. Kariyerist ve oportünisttirler, ancak popülizm
yaparlar. Bu zaaflarını gizlemek için de çeşitli isimler kullanıp tanınmak
istemezler. Ben onlarla istesem de baş edemem.
En çok eleştiriyi
anadilde eğitim üzerine yazdığım yazıda bu konudaki görüşlerimden dolayı aldım.
Anadil eğitimi ile anadilde eğitimin farklı olduğunu açıkladıysam da bazı
çevreler ya anlayamadığından, ya da takındıkları tavır gereği tepki
gösterdiler. Ben şahsen anadilde eğitime karşıyım. Çünkü ülkemizde
anadilde eğitim yapmak ne teorik olarak, ne de pratik olarak mümkün değil. Dikkat
edilirse böyle bir olayın mümkün olamayacağını söylemiyorum ülkemizde mümkün
değil diye altını çiziyorum. Bugünkü üniter yapıda bunu yapamazsınız. Bu farklı
bir tartışma konusudur ve ulus devletlerden böyle bir davranış beklenemez.
Aslında konuya salt politik yaklaşmayıp vatandaş duyarlılığında bakarsak, bana
göre anadilde eğitimden önce tüm eğitim kurumlarımızda eğitim dilinin Türkçe
olması gerekiyor. Bu bağlamda ülkemizde anadilde eğitim değil de anadil
eğitimini alabileceğimizi söylüyorum. Devletimiz anadil eğitimini eğitim ve
öğretim müfredatına almalıdır. Yani bir yerde anadil eğitimi devlet politikası
olmalıdır. Bölgenin ilk ve ortaöğretim okullarının programlarına yerel diller
konabilir düşüncesindeyim. Bu söylediklerim altyapısı boş olan sözler değildir,
bilimsel tabanı vardır. Doğruluğu, yanlışlığı, uygulanabilirliği elbette ki
tartışılır ama sözünü ettiğimiz konu Fadime hala ile Hasan dedenin
masallarından çok öte bir dil ciddiyeti konusudur.
Bir diğer konu, Evrensel Gazetesi
ile yaptığım söyleşide devlete muhalifliğimi ortaya koyamadığım yönünde
eleştirilip böyle bir fırsatı kaçırdığım söylendi. Kamil Aksoylu isminin
muhalifliğini pek çok insan bilir. Bilmeyenler için de söyleyeyim, ben devlete
de, sisteme de, düzene de muhalif biriyim ve elli yaşımdan sonra değişeceğimi
de sanmıyorum. Evrensel Gazetesine gelince zaten muhalif bir gazetedir ve beni
bilmese neden beni seçsin ki! Sonuç olarak ben devlete zaten muhalifim ama asla
devletle çatışıp cebelleşen biri değilim. Ne kadar karşı olsam da devletin
sağladığı sistemde varım ve varlığımı ifade etmeye çalışıyorum. Herkesin hatası
vardır muhakkak ve bazı olanakların da değerlendirilmesi gerektiği
inancındayım. Ama bir an elime fırsat geçti
diye böyle bir zaafa asla düşmem. Ben mücadelemi anlık fırsatlar yerine sürekli
kılmaya çalışırım hep. Başarısız oluyorsam da mücadele etmediğim anlamına
gelmez. Başarı nedir o da tartışılır tabii.
Diğer bir konu: Neden Lazca yazmıyorsun
diye soranlar var. Lazca yazmıyorum diye bir tavır içinde değilim ve birçok Lazca yazılarım var. Bu köşede bile
birkaç Lazca yazım var. Köşe yazılarımı tamamen Lazca yazmamamın mantıklı
sebepleri de vardır. Bir kere sitemizde Lazca’yı benden çok iyi kullanabilen üç
kişi sürekli Lazca yazıyor, bir de benim Lazca yazmama gerek yok
düşüncesindeyim. İkincisi, Lazca yazmak elbette önemlidir de bazı konuların
anlaşılması da önemlidir. Lazca yazılanlar çoğu kişi tarafından anlaşılamıyor
ve biz derdimizi de anlatmak zorundayız. Böyle düşünsem de bu tip eleştirileri
değerlendirip Lazca yazılarımı sıklaştırmayı düşünüyorum.
Bir başka konuda gelen eleştiri de şöyle. Bazı arkadaşlar diyor ki, “efendim
sen falancıyı eleştiriyorsun da falanca falancayı neden eleştirmiyorsun?” Peki
cevap vereyim. Herkesi benim mi eleştirmem gerekir? Bunu söyleyen arkadaş,
hazır kalemi kağıdı eline almışken eğer eleştirilecek bir yanları varsa buyur
sen eleştir. Daha açık yazarsam Selma Koçiva ile Osman Şafak Büyüklü’yü neden eleştirmediğimi
soran oldu. Öncelikle Selma Koçiva’yı eleştirilmeyecek biri olarak görmediğimi
belirteyim, eleştirmem diye bir düşüncem de yok. Hatta birçok eleştirilerimi
kendisine söylemişimdir. Selma Koçiva bu alanda en güzel yüz metreyi koşan
kişidir, Lazlar için bir değer taşımaktadır. Yazdığı yazılar Dutxe diyalektidir
ve ben Dutxe diyalektini bilmem. Eğer eleştirilecek yönü var ise bilenler
elbette ki eleştirsin.
Osman Şafak Büyüklü
yıllardır Arhavi diyalekti ile yazıyor ve Lazcayı benden iyi kullanıyor.
Eleştirilecek bir yönü varsa ortaya koyup elbette ki eleştirelim. Bu tavır en
azından kendisi için de faydalı olur. Benim eleştiri getirdiğim konular dikkat
edilirse çok iyi bildiğim konulardır, bunların göz ardı edilmemesi gerekir.
Bir önemli konu da şu: Efendim
biz uğraşarak, çabalayarak, emek vererek üretiyoruz, sen bunlara saygı duyacağına
oturup eleştiriyorsun. Emeklerine ve çalışmalarına saygı bekleyenler nedense
aynı duyarlılığı dili ve kültürleri için gösteremiyorlar. Kendi eserine bakıp
fanatikçe gururlananlar, başkalarının fikirlerine ve sözlerine saygı
gösteremedikleri gibi korumaya çalıştıkları kültüre ve dile verdikleri zararı
da hiç mi hiç göremezler.
Bir başka önemli konu: Efendim
sen kimsin ki eleştiriyorsun? Şimdiye kadar kaç eser ürettin ki başkasını
eleştiriyorsun? Bir başkasına kendini anlatmak, kendi tanıtımını yapmak bana
göre fevkalade abesle iştigal etmektir. Ama madem ki merak ediliyorum kim
olduğumu söyleyeyim. Ben Laz Dilini ve Kültürünü pratikte iyi bilen ve
kullanabilen biriyim. Hatta uygulamalı olarak yaşıyorum da. Dil olarak bilimsel hiçbir birikim ve seviyem yoktur.
Yani gramer düzeyim neredeyse sıfırdır. Ama ben bütün bunların farkındayım. Yaptığım
çalışma tamamen alana dayanır, kaynakları bellidir ve referanslar da
bilimseldir. Yaptığım eleştirilerse çok iyi bildiğim konulardır. Sadece
alanını, referansını ve metodunu sorguladım. Çünkü dil adına, kültür adına hem
pratik olarak, hem de teorik olarak çelişkiler var. Kitap yazmak zor bir iş değil, ama kitap
yazabilmek zor bir iştir. İkisi arasındaki farkı bilemeyen beni anlayamaz.
Anlamalarını da beklemiyorum artık. Kitap olsun, sinema olsun, müzik olsun ya
da başka bir alan olsun, eleştiri yapacağınız konuyu çok iyi bilmelisiniz. Eser
üretmenize gerek yok, konuyu bilmeniz yeterli. Hiçbir sinema eleştirmeni
yönetmen ya da oyuncu değil. Hiçbir müzik eleştirmeni besteci ya da icracı
değil. Her edebiyat eleştirmeni kitap yazarı değildir. Ben Laz Yemek Kültürünü
ve sofra adabını bilirim. Çünkü bu yemek kültürü ile büyüyüp yetiştim ve
yıllardır da yerinde araştırıyorum. Şüphesiz çok eksiklerim vardır ama hiç
araştırmayanların yanında en iyiyim. Yemek kültürü güzel yemek yapmak, güzel
yemek yemek ya da yemek tarifi yazmak değildir. Yemek kültürü özgün malzemeleri
ile, kullanıldığı kap kacakla otantik yemek yapısının korunmasıyla ilgili bir
şeydir. Karşı çıktığımız konular
bunlardır ve ne söylediğimizin bilincindeyiz. Eğer yanlış olduğumu düşünen ve
söyleyen varsa sorduğum soruları da yanıtlasın, biz de yanlışımıza sahip çıkalım.
Bugüne kadar
eleştiri bilincinin olmaması çok normaldir. Çünkü Lazca yazılıp
çizilmiyordu, bu alanda eserler de üretilemiyordu. Ama bugün bu eleştiri bilincini yerleştirmek
zorundayız. Yoksa bu işin kontrolü mümkün olmaz. Bu alanda eser üretenler şimdiye
kadar eleştirilmemiş, hatta bazıları gereğinden fazla büyütülmüş. Bunların sebebi o eserlerin hatasız oluşu
değil, eleştiri yapacak kimsenin olmayışıdır. Bu anlamda eleştiri mekanizmasını
çalıştırmaya başlamam önemli bir gelişmedir. Buna alışmak ve bunu anlayabilmek
gerekiyor. Eleştiriyi beğenmeyebilirsiniz. En olumlu eleştiriler bile
beraberinde olumsuzlukları taşır. Ben bu kadarını yaptım, sen iyisini yap
diyemezsiniz. Bir toplumun kültürü ile ilgili bir alanda kollarınızı
sıvadıysanız, bunun sorumluluğunu taşımak zorundasınız. Eleştiri olmayan yerde doğru da yoktur.
PAPONİ isimli yemek
kitabına yaptığım eleştiri kültürel bir faciaya dönüştürüldü. Bu köşede açtığım konuyu, kitabın yazarı altı
sayfalık eleştiriden kendince bazı satırları tırnaklayarak kendi sitesine
taşıdı. Başına da “Hasetlik Mi Eleştiri
Mi” diye başlık koyarak bunca
eksikleri ve yanlışları düzeltme
yerine “kıskanıldı” gibi gösterme yanılgısına düştü. Ortada bunca Lazca
eser varken “benim eserim kıskanıldı,
çekemiyorlar” yanılgısı yazar açısından vahim bir yanılgı olsa gerek.
Laz Dili ve
Kültürünün çoğu insanlar tarafından
bilinmediği ülkemizde bu tahribatları yapmaya kimsenin hakkı yoktur. En kötü
şey de bilgi sahibi olunmadığı alanda her şeyi bildiğini sanmaktır. Kuyunun
ağzını göremeyen kurbağaların gökyüzünden hiç haberi olmazmış. Evet, bizim Lazcayla ilgili bilebildiklerimiz
ancak kuyunun dibindeki kurbağanın gökyüzünü görebildiği kadardır. Önemli olan
bu değil, bunun farkında olabilmektir.
Kamil Aksoylu
|