Karadeniz’in
geçit vermeyen inatçı doğasına inat; komşularına, çay bahçelerine,
fındık toplamaya gitmek için uzun yollar tepen Lazlar, bu sefer de Laz
dilini geliştirmek, Laz kültürünü yaşatmak adına uzun bir yola
başkoydular.
Kamil Aksoylu
Kamil Aksoylu 1957 yılında Arhavi’nin Yolgeçen köyünde
doğdu. İlkokulu doğduğu köyde okuyan Aksoylu, 1976 yılında Arhavi Lisesi’ni
bitirdi. Mesleği ambarcılık olan Aksoylu, beş yıl yurtdışında (Irak/Bağdat)
çalıştıktan sonra sırasıyla İstanbul, İzmir, Tekirdağ ve Ankara illerinde
çalışarak 2005 yılında emekli oldu. Anadili Lazca olan Aksoylu, köyündeki diğer
çocuklar gibi ilkokul yıllarında Türkçeyi öğrenmeye başladı. Lazcanın bir dil
olduğunu bir hayli geç fark edip, 35 yaşından sonra Laz dili ve kültürü üzerine
araştırmalarını yoğunlaştırdı. Laz Kültürünü Araştırma Vakfı girişimi ve Ogni
dergisi yayın çalışmalarına katıldı.
Karadeniz’in geçit vermeyen inatçı doğasına inat; komşularına, çay bahçelerine,
fındık toplamaya gitmek için uzun yollar tepen Lazlar, bu sefer de Laz dilini
geliştirmek, Laz kültürünü yaşatmak adına uzun bir yola başkoydular. İÖ’den var
olan Kolheti Uygarlığı’ndan bugüne kadar zaten uzun bir yolu aşan ve sadece
konuşarak Lazcayı bugüne dek taşıyan Lazlar, son 30 yıl içinde dilde yaşanan
tahribatı yok etmeye uğraşıyorlar. Ve bir de annelerinden, ninelerinden kalma
evlerini korumaya, çocukken oynadıkları oyunlarını kendi çocuklarına öğretmeye,
damak zevklerine en uygun yemekleri unutmamaya; yani kendi yaşamlarına,
insanlıklarına sahip çıkmaya uğraşıyorlar.
Son birkaç yıldır yükselişe geçen Laz Kültürel Hareketi, bugünlerde Lazcanın ve
kültürünün gelişmesi, hatırlanması, öğretilmesi, duyurulması adına çalışmalar
yürütüyor. Bu kapsamda pek çok eserin de çıktığı süreci, Laz kültürünü ve
dilini, bir süredir bu alanda yaptığı çalışmalarla adını duyuran Kamil Aksoylu
ile görüştük.
Lazlar kimlerdir?
Türkiye’de genelde “Karadeniz’de yaşayan herkes” olarak bilinir. Ancak bu
yanlıştır. Lazlar, Karadeniz’in doğu ucunda çok küçük bir bölgede yaşarlar.
Rize’nin Pazar, Ardeşen, Çamlıhemşin, Fındıklı ilçeleri ile Artvin’in Arhavi,
Hopa ve Borçka ilçelerinde Lazca konuşulur. Bu ilçeler arasında yüzde yüz Lazca
konuşan sadece Arhavi vardır, diğerleri karışıktır. Bunların dışında, “93”
harbi diye tabir edilen 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı döneminde özellikle Hopa’dan
Batı Anadolu’ya yapılan göçler vardır ve Lazlar, Adapazarı, İzmit, Yalova,
Karamürsel gibi bölgelere de dağılmışlardır.
Özel bir sayım yapılmamıştır ama bugün Türkiye’de 250 bin civarında Laz
bulunduğu söylenir.
Bütün halklar gibi Lazlar da dili,
kültürü olan bir halktır. Cumhuriyet’ten bu yana Türkiye Cumhuriyeti sınırları
içinde, ondan önce Osmanlı sınırları içinde, daha öncesinde de antik çağda
Kafkasya’da Kolheti denilen uygarlıkta yer alırlar. Lazlar için, antik Kolheti
uygarlığını günümüze taşıdıkları söylenmektedir.
Bir de Lazların kendilerini nasıl algıladığına bakacak olursak; Lazlar
özellikle Lazcanın bir dil olduğunun bilincinde değiller. Günümüzde Lazların
yaşadığı Lazona bölgesine baktığımızda, 30 yaşın altındakilerin artık Lazcayı
kullanamayıp sadece anladıkları gözleniyor. Göç ile kentlere gelmiş Lazlar
arasından da ikinci üçüncü kuşakların yine dillerini bilmediklerini, yalnızca
anladıklarını görüyoruz.
Peki Laz dili nedir?
Türkiye’nin çok dilli ve çok kültürlü oluşu, ne yazık ki yeni yeni kabul
görmektedir. Bu tutum, yerel dil ve kültürün geleceğe taşınmasında önemli bir
engel olmuştur. Oysa ülke nüfusumuzun üçte birinden fazlasının en az iki dilli,
azımsanmayacak bir kısmının da daha çok dilli olduğu tahmin edilmektedir.
Bu doğrultuda Lazca da yüzyıllar boyunca konuşulan, varlığını koruyan bir
dildir. Dilbilimciler, Lazcayı, Kafkas Dil ailesinin Güneybatı Kafkas dil
grubuna sokuyorlar. Bu grupta, Lazcanın dışında Gürcüce, Sıvanca ve Lazcaya en
yakın dil olan Megrelce bulunuyor. Türk dilbilimcileri ve Gürcü dilbilimcileri,
Lazcayı ayrı bir dil olarak kabul etmiyor ve her iki grup da kendi dilinin bir
şivesi olduğunu savunuyor. Ama tarafsız dilbilimcileri, “bir dilin başka bir
dille aynı grupta olmasının, o dil olacağı anlamına gelmeyeceğini” söylüyorlar.
Lazca, yüzyıllardan beri hiç yazılmadığı halde sadece konuşularak günümüze
kadar gelmiştir. Bu durum, Lazcanın ne kadar güçlü ve köklü bir dil olduğunun
göstergesidir. Çünkü yüzlerce yıl hiç yazılmadan, çizilmeden, hiçbir belge
bırakmadan, kulaktan kulağa, dilden dile, gönülden gönüle akıp gelmiştir. Bugün
de hâlâ varlığını sürdürüyor. Ama en hızlı erimesini de son 30 yılda
yaşamıştır. Bilişim süreci, internet, televizyon gibi etkilerle bu süreçte
sadece Lazca değil, bütün yerel diller yok olma sürecine girmiştir.
Bugün Laz kültürü adına neler yapılmaktadır, neler yapılmalıdır?
Bazı kesimler birkaç alfabe üretseler de 15 yıldan bu yana kullanılan ve bugün
“Lazoğlu Alfabesi” olarak adlandırılan bir alfabe vardır, Laz okuryazar çevresi
bu alfabeyi kullanır.
Hâlâ yaşamakta olan kültürün tanıtımında bazen kıyısından köşesinden geçmeyen
yayınlar da olmuştur. Laz kültürünü üç sayfada anlatmışlardır. Laz kültürü öyle
üç beş sayfada geçiştirilemez, başlı başına bir çalışma alanıdır. Yerinde
yapılacak alan çalışmasıyla hiç zaman kaybetmeden, Laz kültürünün toparlanıp
bir araya getirilerek belgelenmesi gerekmektedir. Çünkü zaman bu değerlerin
aleyhine çalışıyor. Uygarlığa katkı sağlamış değerler bir bir yok oluyor. Kimsenin
istemeyeceği gibi Lazlar da kültürel değerlerini kaybetmek istemez. Lazlar da
bu değerleri kaybetmek istemediklerini, nereye giderlerse gitsinler, geleneksel
yaşamlarını taşıyarak göstermişlerdir. Ancak bazı taşınmaz değerler de
vardır. Onlar bir bir yok oluyor. Mesela gerçek bir yaşam kompleksi olan Laz
evlerini bugün zor buluyorsunuz. Yerlerinde de yok oluyor bu değerler. Gündelik
hayattaki birçok alışkanlıklar, beslenme, eğlence, yaşama dair ne varsa
görgüsüzce yok ediliyor. Türk kültürünün yok edilmesi gibi... Yerel dillerde ve
kültürlerde bu tahribat daha fazladır.
Bu alanda yapılan çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Lazca, yazılı bir dil olmadığı için Laz dili ve edebiyatı, tarihi, Laz kültürü
gibi alanlarda referans alınacak bir kaynak gösteremiyoruz. Yaklaşık 15 yıldır
Lazcayı yazılı dil haline getirme çabaları sürüyor. Çok yol alındı, çok eserler
üretildi ama henüz yeterli bir seviyeye gelinemedi. Küçük bir bölgede
konuşulduğunu söylesek de birbirinden çok farklı olan 5-6 farklı diyaleki
vardır, hatta bunu köylerine kadar incelersek daha da artar. Lazca çalışmalarında
da bu diyalekt farklılıkları önemli ölçüde artmaktadır. İlk çalışmayı yapan
kişiler, kendi bildikleri diyalektleri kullandılar, “Lazca budur” diye
sundular. Birçok uydurma kelime, Lazca olarak yer aldı. Bu bağlamda, Lazona’nın
doğu ucundan batı ucuna, sahilden iç kesimlere kadar Lazcayı kapsayan bir
çalışma gerekmektedir. Bu yapılmadığı sürece “Lazca budur” demek eksik ve
yanlış olacaktır. Bugüne kadar yapılan çalışmalar da hep eksik kalmıştır.
Şüphesiz bu alanda yapılan çalışmalar çok iyi niyetli ve laz diline, kültürüne
katkı adına yapılmıştır. Ama bakıyoruz, kendini bu çalışmalara adamış birçok
kişinin bu çalışmada sanki söz sahibi olmak ister gibi “Ben yaptım” hissini
sezinliyoruz. Bu çok yanlış bir şeydir, böyle olmamalıdır. Bu yönde yapılan çalışmaları
eleştiriyorum ve yetersiz, yer yer de yanlış buluyorum. Bazı çalışmaları da
-isimlerini vermeyeyim ama bellidir- Laz kültüründe tahribat olarak görüyorum.
Buna kimsenin hakkı olamaz. Kimse, Lazcada olmayan bir kurala, bir uygulamaya
“var” diyemez.
Sizin de bu alanda bir çalışmanız var sanırım...
Yaklaşık on yıl boyunca değişik zaman dilimlerinde yörede topladıklarımı iki
yıldır bir araya getirmeye çalışıyorum. Bu işe ilk başladığımda önümdeki yolun
çok uzun bir yol olduğunu fark etmiştim. Laz kültürünü bir araya getirip
belgeleyebilmek, hayal olmasa da bana göre çok uzaktı. Bunun için çalışmama
uzak yollar anlamına gelen “Mendra Gzalepe” adını koydum.
Adına uzak yollar desem de, gözlerim hep o uzak yolların ardındakilerden hiç
ayrılmadı. İşte bu çalışmaya bu uzak yolların aşılması, neden aşılması
gerektiği ve nasıl aşılacağına dair bir misyon yüklemeye çalıştım. O uzak
yolların ardındakilerin gerçek yaşamlarını inceleyip dilleri, alfabeleri,
kültürleri ve edebiyatları ile çok yakın durduklarını göstermeye çalışıyorum.
Bir toplumun ve bir tarihin bizlerden saklanan yüzünü göstermeyi amaçlıyorum.
‘Tarih boyunca neden saklanmış ve gizlenmiş’in üzerinde hiç durmuyorum. Bu
çalışma öyle bir misyon üstlenmemiştir. Ama var olup da bilinmeyenleri açığa çıkarmak
istiyorum. Gerçekten bilmeyenlere, bilip de farkında olmayanlara, bilip de
bilmez duranlara; ‘Ey insanlar, bu farklılığın farkında olun, bu güzellikleri
görün’ demeye çalışıyorum. Bu ülke insanlarını bu farklılıklardan, bu
zenginliklerden yoksun bırakmaya kimsenin hakkı olmadığını düşünüyorum. Tarih
boyunca dünya uygarlığına katkı sağlamış kültürleri, farklı dilleri, farklı
inançları, farklı yaşam biçimlerini yok sayan inkarcı zihniyetlerin ülkemize,
ülkemizin insanlarına ne yararı olabilir ki?
(*) Uzak yolların çocukları
http://www.evrensel.net/ekhaber.php?haber_id=14840
|