Geçtiğimiz günlerde Yeşil Yayla Kültür Sanat
ve Çevre Festivalinin ikincisi düzenlendi. ABD Sponsorlu yada ABD sermayeli
denen bu festivale ikinci yılında ben de iştirakçi oldum. Artık kültüre mi
ihanet ettim yoksa birilerine mi zaman elbette gösterecek bunu. Kabak tadı veren bu tartışmaların cılız sesine artık hiç aldırmıyorum.
1993 yılında ilk yola çıkışımızda birlikte
olduğumuz arkadaşlar çok iyi bilirler. “Laz Dilini ve Kültürünü Araştırma Vakfı
kurulacak” diye duyulduğunda yöre derneklerinin yaptıkları ilk iş ne oldu
biliyor musunuz? Biliyorsanız önemli değil de eğer bilmiyorsanız sıkı durun
söylüyorum, “Yöre dernekleri olarak bizim bu bölücülük işleri ile ilgimiz
yoktur” diye altlarına dernek isimlerini yazarak gazetelere ilan vermeleri oldu. Ve biz
yıllarca insanlara vatan haini olmadığımızı, olamayacağımızı anlattık. Çok
şükür artık böyle çamur atmalara maruz kalmayıp, kimseye de şu değiliz bu
değiliz diye bir şey anlatmak zorunda da kalmıyoruz. Bugünlerde üç kişinin
çıkıp Yeşil Yayla Kültür sanat ve Çevre Festivali ile ilgimiz yoktur dediğini
görünce ister istemez bunlar aklıma geldi. Demek ki biz hala oralardaydık. Bir
kere daha yazık.
Efendim konuyu fazla dağıtmadan yazının
başlığına dönersek, önce bu yazının başlığını benim koymadığımı söylemeliyim.
Abu Köyündeki yaşlı bir teyzemiz koydu bu başlığı. Etkinlik bitince bir teyzeye
yanaşıp, nasılsın neler izledin gibi bir şeyler sordum. Teyze bana dedi ki “Abu
Abu olali daha boyle bi gün görmedi”
Teyzenin duygulandığını görünce başka da bir şey soramadım.
Elbette ki festivalin sorgulanmaması gerekir
demiyorum. Etkinliğinden, finansmanından, organizasyonundan eksiklerine kadar
her şey sorgulanabilir, sorgulanmalı da. Hem de Lazlar tarafından sorgulanmalı.
Yani bizzat bizler sorgulamalıyız. Kaynaklar yerinde kullanıldı mı, asıl amaç
nedir vurgulandı mı? Böyle bir festivale gerek var mı? Bu sorular
çoğaltılabilir.
Ben festivali izlediğim iki gün boyunca kendi
fikirlerimi paylaşabilirim. Birol Topaloğlu ve Kardeş Türkülerin art arda konseri
olan Festivalin en önemli gününe yağmur damgasını vurdu. Buna fırtına dersek
daha doğru olur. Türkiye’nin en iyi ses düzeni ve sahne platformu yağmura inat
Pazarspor tesislerinin açık alanına kuruldu. En iyi ses düzeni derken
abartmıyorum. O bölge insanı olarak adım başı festivallerdeki ses düzenini
gayet iyi bilirim. Birol Topaloğlu yörenin çocuğudur, hiç önemli değil de şu
Kardeş Türküleri o bölge insanı bir daha nerede bulacak? İşte bunun için
yağmurla inatlaşıldı ve organizasyon
belirttiği programından hiç geri adım atmadı. Çoğunluk kaçıp dağılsa da kalıp
yağmura direnen dört-beş yüz kişi sağdan soldan çadırlar, bez çardaklar ve plaj
şemsiyeleri gibi yağmurdan korunmak için ne buldularsa getirip alandan ayrılmadı. Ama direnmenin de bir anlamı yoktu artık. Çünkü
ses cihazları ve enstrümanlar tehdit altındaydı. Kardeş Türküler sahne alamasa
da Topaloğlu ile birlikte bir-iki türkü okudu. Herkes sahneden gitse de Birol
Topaloğlu’nun gitmesinin çok kolay olmadığını gördük. Çünkü yağmura inat gitmeyenler
alandayken Birol Topaloğlu sahneyi terk etmedi. O gitmeyince Kardeş Türküler de
gelip Birol’u sahnede yalnız
bırakmadılar. Sonuçta ne kadar direnilse de yağan yağmurdu ve herkes
sırılsıklamdı. Hava kararırken yine gelenler olsa da bu işi şimdilik bitirmek
gerekirdi. Biraz zor olsa da Birol Topaloğlu bunu yaptı.
Geceye festivalin sponsorlarından olan Dere
Restoran’da devam edildi. Konserde yapılamayanlar Dere Restoranda yapıldı.
Kardeş Türkülerin çatal, kaşık, tabak ve
masa enstrümanlı mini konserleri
hafızalara kazındı. Festivale emeği geçenler tanıtıldı, destanlar okundu,
horonlar oynandı ve geç saatlerde yol havası eşliğinde gece sona erdi.
Bir gün sonra Fındıklı Abu’ya yapılan tarihi
gezi, bir gün önceki yağmura inat güzel ve sıcak bir havada gerçekleşti. Kafile
eşliğinde yapılan üç tarihi ev gezisinden sonra Dalepe Nena açık havada tarihi
evlerden birinin avlusunda sahne aldı. Dalepe Nena’yı kayıtlardan dinlemiştim
ama hiç izlememiştim. Yeşilliklerin arasında rengarenk giysileriyle birbirinden
güzel nilüfer gibi kızların sesini duydukça hepimiz büyülendik. Dalepe Nena’nın
helessa yalessa ve heyamo sesleri yankılanırken beni çok eskilere götürdü.
Kadın imecesi olan “noderi” de sandım kendimi. Aşağıdaki dörtlük duygularımı
tam ifade edecektir sanırım.
Yoyi nana yoyi xolo komoxtu yazi (Oy anam oy yine göreceğiz yazı)
Noderepe ivasen bazi bazi (İmeceler olacak bazı
bazı)
Kimik yazma kimik moytvasen k’azi (1) (Kimisi
yazma kimisi örtecek k’azi)
Pukurasen duzluğepe dadi çkimi (Düzlükler çiçek açacak teyzeciğim)
Bu geleneksel ezgi, bahar gelince tarlayı
kazımak için imecelerin yapılacağını ve imeceye uzaktan bakan birinin rengarenk
giysiler içindeki kızlarla düzlükleri
bir çiçek bahçesi gibi görebileceğini anlatılıyor. Dalepe Nena’yı izlerken ben bu
ezgideki düzlüklere ve kızlara daldım ve teyzemizin neden “Abu Abu olali” dediğini daha
bir anlar oldum.
Festivalin bundan sonraki etkinliğine (9-10-11
Temmuz) üç günlük yayla kampı olarak devam edildi. 9 Temmuz sabahı ben
yaylacılarla vedalaşıp Ankara’ya döndüm.
Festivalin koordinatörü Refika Kadıoğlu
eksikleri olsa da organizasyona hakimdi. Eksiklerini görebilen, eleştirileri
değerlendirebilen Refika Hanım iyi bir ev sahipliği yaptı. Bu festival henüz
iki yaşında emekleyen bir çocuktur. Büyüdükçe eksiklerini de giderecektir. Bu
tip organizasyonları bireysel olarak yapmak doğru olmadığı gibi, birey olarak
yapmak da öyle çok kolay bir iş değil. Biliyorsunuz ki festival denen böyle
organizasyonların arkasında bürokrasi, yerel yönetimler, sivil toplum örgütleri
vs. gibi güçler vardır. Yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası boyutları vardır. Kıyaslama yapmıyorum
elbette ama kriter olarak baktığımda başarılı bulduğumu söylemeliyim. Bu başarı
hatırı sayılır bir başarıdır ama bunun
yeterli olduğunu söyleyemem. Bu festivalin yerel aktivitesi daha da
arttırılmalıdır. Sadece konser, tulum, horon, destan bu etkinliğin içini
dolduramaz. Bu bakımdan festival etkinliğinde yer alan tarihi evlerin tanıtımı
çok önemlidir. Aha da buraya yazıyorum yöredeki festivaller de bu etkinliği
programlarına koyacaklardır. Ve inanıyorum ki bu başlangıç ileriye
taşınacaktır.
Bu organizasyona ev sahipliği yapanların
düşüncelerini ben bilemiyorum elbette ama görebildiğim kadarıyla bu festival,
gerek katılım, gerek fikir, gerek eleştiri ve gerek öneriler olarak herkese
açık. Ben böyle gördüğüm için katıldım. Bana verilen görevi önemsedim,
becerebildiğim kadarıyla da gelenlere aktarmaya çalıştım. Benim etkinliğime
katılanlar arasında nereli olduklarını bilmiyorum ama iki yabancı vardı.
Anlattıklarım onlara İngilizce olarak
aktarılıyordu. Ayrıca görebildiğim kadarıyla Laz olmayan 10-15 kişi
vardı. Etkinliğe katılan diğerlerinin Abu’lu
ve bölge insanlarından oluştuğunu
sanıyorum. Çok başarılı bir sunum olmasa da bana güvenen insanları mahcup
etmediysem ilerisi için güzel bir başlangıç olmuştur diye düşünüyorum. Ev
sahiplerine, organizasyonda çalışanlara ve katılanlara teşekkür ederim
Kamil Aksoylu
(1) K’azi: Laz kadınlarının kullandığı eşarba
benzer başörtü.
|