|
İ. Sabri Durmaz
Maaş ve ücret zamları yeniden belirlenmelidir “Danıştay’a saldırı”ydı, “çete organizasyonları”ydı; derken arada “ekonomi” de gitti geldi! Ama gidip gelmeler durulmuş değil. Döviz fiyatları, borsa ve faizin sırtına bindirilen Türkiye; IMF’nin, uluslararası spekülatörler ve yerli işbirlikçileri ile onların oyuncağı durumundaki AKP Hükümeti’nin deneme tahtası olarak kullanılmaya devam ediliyor. IMF Türkiye ekonomisinin “riskler içerdiğini” öne sürerken hükümet cenahından yapılan açıklamalar; “her şey normal, piyasa kurallarına göre işleyip, kendi kendini düzenliyor” aymazlığı ve “ufukların pembeleşmeye devam ettiği” biçimindedir. Sermayenin ekonomicileri, uzmanları ve piyasa ideologları takımına göre ise; “Bu gidip gelmeler de piyasanın gereğidir. Ama dünya ekonomisinin içine girdiği bazı sorunlar; cari açığın büyümesi, sıcak paranın devasa boyutlara varması gibi Türkiye’ye has nedenlerle birleşerek dalgaların başkalarına göre daha büyük olmasına neden olmaktadır!...” gerekçeleriyle olup biteni “açıklamakta”dırlar. Yani hükümet ve akıldanelerine göre; ne Türkiye’nin uluslararası sermayenin dişleri arasına atılmasının ne ülkenin “açık pazar” haline getirilmesinin ne de bu politikaları uygulayan hükümetin ve ekonomiden sorumlu kurum ve şahsiyetlerin olup bitende bir kusuru yoktur! Bu arada kişi başına ulusal gelir, bir günde 800 dolar (yüzde 18) azalarak 5 bin 29 dolardan 4 bin 200 dolara gerilemiş; yılın ilk dört ayında cari açık geçen yıla göre yüzde 50 artmıştır; enflasyonun da hedeflenen yüzde 5’in iki, hatta üç katına çıkacağının sinyallerini vermesinin onlara göre bir önemi yoktur. Sorunun bu yanı elbette tartışılıyor; daha da tartışılacak. Ancak son bir kaç hafta içinde doların ve avronun yüzde 20 dolayında değer kazanması; en iyimser sermaye sözcülerinin bile 2006 enflasyonunun; hedeflenen enflasyonun (yüzde 5) iki katını aşarak çift haneli rakamlara ulaşacağını hatta yüzde14’lere kadar ulaşabileceğini kabul etmektedirler. Dahası az çok aklı başında ekonomistler, “herkesin hesabını buna göre yapmasını” istemektedirler. Ama, sendika bürokrasisi, bu, “herkes” içine kendilerinin de dahil olduğunu farketmemiş gibi; “demir attıkları” o asude limanda sessiz ve sakin durmakta, uzun kış tatillerine keyifli bir yaz tatili eklemek üzere son hazırlıklarını yapmaktadırlar. Oysa; bu yılın başında (daha doğrusu 2005’in son aylarında) belirlenen ücret ve maaş artışlarında ölçüt “hedeflenen enflasyon” olan yüzde 5’ti. Yani işçilerin ücretlerinin, asgari ücretin, memur ve emekli aylıklarının 2006’da yüzde 5’ten fazla artmaması için hükümet ve patronlar prensip kararı almış; bu karar da kararlılıkla uygulanmıştır. Sendikalar da, sermaye ve patronların dayatmalarına boyun eğerek, sözleşmeleri yüzde 5’ler dolayında imzaladılar. Asgari ücrete, emekli maaşlarına, kamu emekçilerinin maaşlarına da hep yıllık yüzde 5 enflasyona göre zam yapıldı. Ama şimdi, yıllık yüzde10-14’lük bir enflasyondan söz edilmektedir. Bunun anlamı ise; eğer ücret ve maaşlarda bir düzenleme yapılmazsa, arada (enflasyon yüzde 10’lursa) yüzde 5, (yüzde 14 olursa) yüzde 9’luk farkın rantçıların ve büyük patronların cebine gireceğidir. Yani emekçiler geçen yıla göre, (Türkiye yüzde sıfır bile büyüse) yüzde 5 ila yüzde yüzde 9 arasında fakirleşecek; zenginlerin gelirleri ise sırf bu enflasyon artışından dolayı yüzde 5 ila yüzde 9 arasında büyüyecektir. Ortaya çıkan durum; toplusözleşmelerin; asgari ücretin, emekli maaşlarının yeniden belirlenmesi ihtiyacını ortaya çıkarmıştır. Bundan böyle; sendikaların, işçilerin, memurların, emeklilerin (elbette gelirleri devlet tarfından belirlenen tüm diğer kesimlerin) “Biz bu, yüzde 5 enflasyon üstünden belirlenmiş sözleşme ve yapılmış zamları kabul etmiyoruz; ücret ve maaş zamları yeniden belirlenmelidir” talebini öne sürmeleri hakkı doğmuştur. Sendikaların bunun için harekete geçmesi onların sendika olarak bir rol üslenip üslenmeme niyetini de ortaya koyacaktır. Aksi halde; ulusal gelirden 50-60 milyar YTL daha patronların cebine fazladan girecektir. Sorumlusu da buna itiraz etmeyen sendikalar olacaktır.
|