İTALYA VE AVRUPA: SOSYAL DEMOKRASİDEN NEO-FAŞİZME
İtalya
Yaşlı kıtada, toplumsal alanda yaşanan derin değişimlere tanık oluyoruz. Emek cephesinde derin bölünmeler var: uzlaşmaz çatışmalar, ayırımcılık, keyfiyet ..
Onyıllardır proleter ideolojiyi yıkmak için aralıksız ve sistematik bir çalışma yürütülüyor. Politik, sendikal örgütler, devlet kurumları radikal bir dönüşüme maruz kaldılar. Ve her geçen gün kitlelerden daha fazla kopuyorlar.
İktidar hırsı, düzen “solu” partileri, mali sermayenin programına sarılmaya sevketti.
Bütün parlamenter partiler, sınıf mücadelesinin gelişmesini engellemek ve patronların yasalarına bağımlı kılarak kısırlaştırmak için çaba sarfediyorlar.
Red, teşhir ve protestolar, güçsüzlüğe ve marjinalize olmaya mahkum edilmişlerdir. Örgütlenecek, görüşünü ifade edecek ve tutum takınacak araçlardan yoksunluğa itilmişlerdir.
Kurumların, temsil kabiliyetini her geçen gün daha fazla yitirmeleri ve “multinasyonal” oligarşiye daha fazla boyun eğmelerine; emperyalizmin, hatalı bir şekilde küreselleşme olarak nitelendirilen “yeni” biçimi eşlik ediyor.
Reformist partiler genel olarak, ne sermayenin uluslararası ekonomik saldırganlığına karşı alternatif olmaya çalıştılar, ne de anti-Leninist revizyonizmin tarihsel çöküşüne özeleştirel bir yaklaşım sergilediler. Giderek daha fazla anti-komünist kampa yakınlaştılar.
Kırk yılı aşkın bir zamana yayılan reformist pratik, kitleleri olumlu yönde eğitmediği gibi, marksizm-leninizmi, sınıf mücadeleleri bilimini de durgunlaştırıp dondurdu. Böylece, işçi hareketinden gelen kesimler sosyal demokrat illüzyona destek verirken, küçük burjuvazi de Guevaracılığa, anarko sendikalizme ve hatta maceracılığa savruldu.
İki kutuplu (ABD-S

dünyanın son bulması, kruşçevci ve euro-komünist partilere olan ihtiyacı ortadan kaldırırken, emekçilerin, liberalizm olarak adlandırılan sınırsız ve vahşi acılara yeniden maruz kalmasına yolaçan koşulları hazırladı.
İtalya’da ve Batı Avrupa’daki değişik reformist partiler, ücretliler üzerindeki evrensel diktatörlüğün en şiddetli biçimi olan küreselleşme felaketine yaslanarak, sadece kırın ve şehrin üretici küçük burjuva kesimlerini değil, işçi sınıfının savunmasız geniş kesimlerini, yabancı işçileri de yüzüstü bıraktılar.
Sonuçta, şimdi birçok ülkede hoşnutsuzlar, protestocular, sandık başına gitmeyenler, aslında en büyük partiyi teşkil ediyorlar. Ve bu arada neo-faşist ırkçı partiler, zayıf ekonomik imkanlara sahip ve kazanılmış haklarını tehdit altında gören kesimlerin tepkisini kendi potalarına çekmeyi başarıyorlar.
Son olarak Fransa’da olduğu gibi, sosyalistlerin yenilgisi ve nasyonal faşist Le Pen’in çıkışı, gericilerin, ulusal duyguları ve hatta işçi taleplerini bile istismar edebildiğini gösteriyor.
Parlamenter ahmaklık revizyonist partileri iflasa sürüklerken, oligarşi ile işçi aristokrasisi arasındaki işbirliği, proletarya saflarında neo-faşist demagojinin daha etkili olmasına yolaçıyor.
Yaşlı kıtada, sınıf hareketinin ciddi sorunlarının temelinde, Birleşik Proleter Cephe, Birleşik Demokratik Cephe’nin zayıflığı, yokluğu yatmaktadır.
Politik varlık metodu ve biçimleri; ideolojik sekterizm, sınıfla ilişkilerde bürokratik tutumlar ve sendikal çalışmada sağcı sapmalar nedeniyle kadük oluyor. Partilerin politik faaliyetleri, propaganda ve ajitasyon faaliyeti, daha baştan ve üstten bürokratikleşiyor. İşçilerin saflarında politik mücadelenin, sınıf kavgası içerisinde yaşadığı, beslendiği ve geliştiği gerçeğini, taktiklerini pratikte hareket içerisinde geliştirdiğini, belirli ölçülerde unuttuk.
Marksist-leninistler, toplumsal mücadelenin en keskin olduğu alanlarda, demokratik devrimci hareketin tüm kademelerinde fiziki olarak hazır bulunmak gerektiğini biliyorlar.
Marksist-leninist hareket, teorik planda derinleşmeli, şanlı geçmişinin derslerinden yararlanmalı ve özellikle de Stalin ve Enver Hoca’nın bayrağını yükseltmelidir.
Radikal sınıf mücadelesi için somut koşulların bulunduğu değişik ülkelerdeki devrimci güçler, sanki leninist ögreti gereğince, kendilerinin niteliksel bir gelişim göstermeleri için, hareketin de mücadele biçimleri ve düzeyi bakımından niteliksel bir değişimden geçmesi gerekmiyormuş gibi davranıp, kurumsal ve göreceli bir politik pratik içerisine giriyorlar. Böylece, gerçek süreç ile ilkelerin ilanı arasında bir uçurum oluşuyor ve bu da aslında, teori ile pratik arasında birlik tezinden vazgeçmek anlamına gelir.