Forum
Hoşgeldiniz, Ziyaretçi
Lütfen Giriş ya da Kayıt.
Kayıp Parola?
Cevapla:Ulus Devletlerden Demokratik Devletlere (1 inceleyen)
EN ALT Cevapla Beğenilen: 0
BAŞLIK: Cevapla:Ulus Devletlerden Demokratik Devletlere
#4489
Toroci (Yönetici)
Yönetici
Gönderiler: 56
graphgraph
Şu An Sitede Değil Kullanıcı bilgilerini görmek için tıklayın
Ulus Devletlerden Demokratik Devletlere 03/05/2006 14:47 Karma: 6  
Son zamanlarda ülkemizde de çok konuşulmaya başlanan azınlıklar, üst kimlik-alt kimlik tartışmaları ve anayasal vatandaşlık gibi kavramlar dünyanın ulus devletlerden demokratik devletlere doğru çıktığı yolculuğa gönderme yapmaktadır.

İlkel toplumlardan yola çıkıp günümüz dünyasına doğru gelindiğinde, değişimin uygarlık yolunda döşediği kilometre taşlarında yüründüğünü görmekteyiz. Kölelikten feodalizme alınan yolda Avrupa’da güçlenen burjuvazi, yıkılan krallıklar ve imparatorluklardan sonra 19.YY da doğup, 20. YY da palazlanan ulus devletler 21.YY da yerlerini demokratik devletlere bırakmak zorundadır. Bu süreci yaşamayan devletlerin iç ve dış sancıları bitmeyecektir.

Burjuvazinin desteği ile 1789 Fransız Devriminden sonra yayılan milliyetçilik ulus devletlere temel olmuştur. Milliyetçilik akımları ile ortaya çıkan azınlık sorunları, geçtiğimiz yüzyılda ulus devletleri kaçınılmaz kılmıştır. Yada böylelikle çözüm aranmıştır.

Çıkacağımız kısa bir tarihsel yolculukta kaba bir kilometre taşları değerlendirmesi yapabiliriz. Eski çağlarda sadece köleler ve onların efendileri olan özgür insanlardan oluşan toplumda etnik ve dinsel olarak azınlık sorunları yoktu. Köleler yurttaş sayılmadığından, yurttaşlar sadece özgür insanlardan oluşurdu. Dolayısıyla azınlık denen kavram yoktu.

Kilisenin mutlak egemenliği ile dinsel bir bütün oluşturulan ortaçağda da azınlık kavramına rastlanmıyor. Ortaçağda azınlık sorunu yada kavramının olmaması, büyük imparatorlukların merkeziyetçi olmamasına bağlanıyor. Yani tarihçiler imparatorluklar için ırk, dil ve din birliği ile ilgilenmedikleri, onlar için asıl önemli olanın imparatorluğa bağlılık ve mutlak itaat olduğunu belirtiyorlar.

Mutlakıyetçi krallıkların ortaya çıkışı, merkeziyetçi devletçiliği getirmiş. Merkeziyetçilikten doğan çatlaklar burjuvaziyi güçlendirmiştir. Çünkü kralların merkeziyetçiliği dini bütünlüğe dayanmakta idi. Dini bütünlüğün asıl egemenleri kiliselerdi. Burjuvanın güçlenmesi kilise otoritesinin önüne geçip ilk azınlık sorunları dini olarak ortaya çıkmıştır.

19.YY da azınlıklar konusunda önemli gelişmeler olup ulus devlete doğru yollar alınmıştır. Fransız Devriminden sonra dinsel hakların korunmasının yanı sıra, ulusal hakların da korunmaya alındığı süreç oluşmuştur. Bu süreçte yeni milletler inşa etme dönemi başlamıştır. Yani milliyetçilik akımlarından doğan “millet inşası” ulus devletleri getirmiştir. Ulus devletler içeride asimilasyonu dışta ise emperyalizmi doğurmuştur.

20.YY da palazlanan ulus devletler, 21.YY la girerken önemli ölçüde demokratik devlet sürecine girmektedir. Bunun en önemli sebebi, “millet inşa” üzerine kurulan (ırka dayalı) ulus devletlerin misyonunun tamamlanıp demokratikleşmenin (toprak-yurt temelli devlet) kaçınılmazlığıdır.

Ulus devletler bütünlüğü bozmamak için asimilasyoncudur. Alt kimlikleri inkar eder. Bir ülkede azınlık yada alt kimliklerin varlığını tespit için BM’nin koyduğu kriterler vardır. BM diyorum çünkü uluslar arası kriterler BM standardına göre anlam bulur. Tüm demokratik ülkeler bu belirtilen standartlara uyar. Hatta bu kriterlere uymak için imzalanan insan haklarına dayalı birçok uluslar arası antlaşmalar vardır. Bu antlaşmaları gerek imzalamayan, gerek imzalayıp uymayan ülkelere uluslar arası baskı yapılır. BM bunu uygulatmaya yetkilidir. Bu alanda mağdur edilmiş kişi yada gruplar için uluslar arası mahkemeler vardır. (AİHM gibi)

Demokratik devletlerin en belirgin özelliklerinden biri de temel insan hakları ve ifade özgürlüğüdür. İfade özgürlüğünün olmadığı ülkelerde temel insan haklarının varlığından söz edilemez. O halde ifade özgürlüğü demokratik devletin ön koşulu sayılabilir. İfade özgürlüğü olmayan biri kendi kimliğini ifade etmekten yoksun olur. İfade özgürlüğünün varlığı da yine ulusal ve uluslar arası standartların karşılaştırılması ile yapılabilir.


21.YY. Ülkelerin demokratikleşmesinin tamamlanacağı yüzyıl olarak anılmaktadır. Gelişmelere bakıldığında 21.YY ın ilk yarısına gelmeden demokratikleşmenin tamamlanacağı tahmin edilmektedir. Vatandaşlık onurunu taşıdığımız ülkemizin de bu gelişmelere ayak uyduracağı umudunu taşımaktayız. Daha güçlü bir Türkiye için ayrıcalık, ayrılık değil, farklılığın fark edilmesini istiyoruz. 2000 li yılların Türkiye’sinde farklı kültürlerin bir arada yaşama biçimlerini oluşturma zorunluluğu vardır.
  Herkesin yazı yazması yönetici tarafından engellenmiştir.
#4705
Toroci (Yönetici)
Yönetici
Gönderiler: 56
graphgraph
Şu An Sitede Değil Kullanıcı bilgilerini görmek için tıklayın
Cevapla:Ulus Devletlerden Demokratik Devletlere 13/05/2006 13:28 Karma: 6  
Türkiye ve Türkiyelilik

Son gelişmelerle sık sık gündeme gelen Türkiye ve Türkiyelilik kavramlarına baktığımızda ülke olarak bu alanda geç yada geri kaldığımız ortaya çıkmaktadır. Kimi sosyal bilimcilere göre biraz abartılı kabul edilse de 42 etnik grubun yaşadığı(1) ülkemizde daha düne kadar azınlık kavramından anladığımız dinsel azınlıktı. Ve bu dinsel azınlıktan da anladığımız (yada bize anlatılan) Ermeniler, Yahudiler ve Rumlardan söz edildiğidir. Müslümanlar çeşitli sosyal farklılıkları içlerinde barındırmış olsalar da azınlık sayılmayacağı gibi, Ermeni, Yahudi ve Rumların dışında kalan gayrimüslimlerin de Lozan’a göre dinsel azınlık hakları yoktur.

Sosyal bilimcilere göre bunun sebebi Osmanlı İmparatorluğunun devamı olmamızdadır. Yani toplum düzeninde tek din ve mezhebin ağır bastığı millet sisteminin oluşturulması ve ayakta tutulması gayretleri. Tek millet sistemi zaten etnik ve dilsel farklılıkları görmez. Ancak dinsel ve mezhepsel tanımlar yapabilir ve ayrıcalıklar da getirebilir. Ülkemizde bu çok aleni olarak ortadadır ve bunun en önemli sebebi de Osmanlıda millet sözcüğünün ümmet olarak kullanılmasına dayandırılmaktadır.

Osmanlının güçlü dönemlerinde batının gayrimüslimleri koruma diye bir derdi olmamıştır. Ancak duraklama dönemlerinde bu tür kıpırdanmalar olmuş ve çöküş döneminde Avrupa Osmanlıdaki gayrimüslimleri koruma hakkını güçlendirip içişlerine müdahaleye kadar götürmüştür ve yeni kurulacak cumhuriyette de Lozan’la garantiye almıştır.

Diğer azınlıklara gelince Lozan’da bilinçli olarak yok sayılmıştır. TBMM kurulurken azınlıklar yada etnik gruplar mecliste temsil ediliyordu. Lazistan, Dersim, Saruhan gibi bölgesel terimler mecliste telaffuz edilmiştir ve bunlar gizli bir şey değildir. 1923 te cumhuriyeti kurup ümmet toplumundan millet toplumuna geçilirken tek dil ve tek millet inşasına dayalı ulus devleti ayakta tutacak Türk Ulusu dayatması yapılmıştır. Bunun sebebi de imparatorluğun parçalanma travmasına bağlanıyor. Yeni kurulan cumhuriyetin ayakta kalması tek dil ve tek millet anlayışına bırakılıp dağılma ve parçalanma korkusu bu günlere kadar taşınabiliyor.

Türkiye’de etnik gruplardan yada azınlık olmaktan kim ne anlar ve kimin ne anlaması gerektiği bugün çok önemlidir. İmparatorluktan günümüze taşınan travmalar yada birtakım parçalanma fobileri üretmek görüldüğü gibi bundan sonrası için işe yaramayacaktır. Çocukluğundan beri kırk senedir bu ülkede yaşamın her alanında azınlık olma ve az kalma sıkıntısını yaşamış ve halen yaşamakta olan biri olarak ülkemin çıkarına ters düşecek herhangi bir icraatım değil düşüncem bile olmamıştır, olamaz da. Neden olsun ki?

Oysa bu azınlık olmak yada başka olmak; adına ne dersek diyelim bize neler yaşatıp nelerimize mal olmuştur. Kimin ne hakkı ola ki buna? Anadili Lazca olan biri olarak Türkçe ile ilkokula gidene kadar tanışamadım. Doğal olarak benim köyümdeki bütün çocuklar aynıydı. Ve buna bağlı olarak Lazona’daki binlerce çocukları aynı kabul edebiliriz. Hatta bu sayı ülke genelinde daha da büyüyerek milyonlara ulaşır. Evet ilkokula gittiğimizde birkaç kelime dışında Türkçe bilmezdik. Bildiğimiz dilin ise bundan sonra konuşmanın yasak olduğu söylenmişti. Köylümüz olan eğitmen bunları bize Lazca anlatıyordu tabi ki. Ama bazen buna dayanamayıp yasağı kendisinin deldiği de oluyordu. Buna A derler, buna B derler gibi zorunlu olarak yada bunalarak ortak dilimizi kullandığını benim gibi niceleri hatırlar bugün.. Çünkü anlamak, anlatmak ve anlatabilmek ortak bir dil gerektiriyordu. Biz bu durumun sadece bize yazgı olduğunu biliyorduk. Bilemezdik ki yüz binlerce çocuk bizimle aynı yazgıyı paylaşıyor. Ancak yıllar sonra yirmili yaşlarımı bitirirken Ferit Edgü’nün “O” isimli romanını (sinemaya uyarlanan adıyla Hakkaride Bir Mevsim) okuyunca bu durumun sadece bize yazgı olmadığını anlıyordum. Ve ben Hakkari’nin Yüksekova’sındaki bir kardeşimle aynı metotlarla Türkçe öğrenmeye başlayıp aynı yazgıyı paylaştığımı yıllar sonra öğreniyordum.

Yine de ilkokul yılları bizi çok hırpalamayıp şaşkınlık içinde atlatmıştık. Ne de olsa köylüydük ve çocuktuk. Bazı öğretmenler dahil hepsi tanıdık yüzler idi. Ama ortaokul lise yıllarımız asıl travma yaşadığımız yıllardı. Çünkü hocalarımız artık yabancıydı. Bizim anadilimizin Lazca olduğunu nereden bilecekti? Artık gençlik yıllarımıza da girmiştik ve bize ağır gelen azarlanma ve suçlamalar hatta dayak yemek bile değildi. Bize en ağır gelen gülünç duruma düşmekti. Geçenlerde bugün maliyede üst düzey görev yapan bir arkadaşım gelmişti yanıma. Allah için namazında niyazında olup benim gibi o taraklarda bezi olmayan çocukluk arkadaşlarını da ihmal etmeyen bir yapısı vardır. Söz dönüp dolaşıp bu konulara gelince de, ne onun ne de benim hayatımızda unutamayacağımız o travma anısını yine anlattı. Hepimiz gibi arkadaşımız da doğal olarak fındık derken ya “funduk” diyordu yada düzelteyim derken daha da berbat edip “findik” diyordu. Ortaokul ikinci sınıfta Türkçe hocamızın tam bir ders boyunca tekrar ettirmesine rağmen bu arkadaşımıza “fındık” dedirtemediğini ve zilin çalmasıyla nasıl ohhh çektiğini yeniden yad ettik. Askerde bir arkadaşımızın “birinci bölük” derken “boluk” dediğini, bölük komutanımızın defalarca tekrar ettirmesinde de “bölük” diyemeyen bu arkadaşımıza yine bölük komutanımız yarım saat böööö diye ses verdirdiğini ama arkadaşımızın boooo demekten vaz geçemediğini anlattım. Bu olaya ikimiz de çok güldük ama hemen arkasından ne boncuk boncuk süzülen göz yaşlarımıza engel olabildik, ne de bu göz yaşlarımızı birbirimizden saklayabildik.

Burada hiç göz ardı edilemeyecek bir nokta vardır. Anadil genelde çok önemli gibi görünmese de, özelde kişi için çok önemli bir olgudur. Bu dilde çocuk olunup kişilik edinmeye başlanmıştır. İnsanlar hiçbir dili anadilleri gibi konuşamazlar. En acı ağıtlarını anadilleri ile yakıp, en güzel türkülerini anadilleri ile söylerler. Yani kişinin kendini en iyi şekilde ifade edebilmesi ancak anadilde olabiliyor. Bu yüzden anadil aynı zamanda kişiliktir, kişilik gelişmesidir. Anadilden yoksun bir vatandaşlık eksik bir vatandaşlıktır. Çünkü anadilden yoksun ve hele ki gülünç gelişen kimlik ve kişilik vatan gibi yurtseverlik gibi yüreğinde taşıdığı milli duyguları ifadede her zaman eksik kalır. Bu durum ümmetçiliğe dayalı Osmanlı toplumunda çok fazla önem taşımasa da, ulus-devlet temeline dayalı 72,5 millet diye tabir edilen cumhuriyette önemsiz kalamaz.

2000 li yılların mozaik Türkiye’sinde birlik ve beraberlik daha da çok önemli olup, etnik ve kültürel haklar cumhuriyetimizi ayakta tutabilmenin çimentosu olacaktır. Bu günlerde yaşanan alt kimlik-üst kimlik tartışmalarını bu yönde değerlendirmek gerekir. Yoksa zora dayalı yapılacak üst kimlik dayatması ancak üstümüzde zaman zaman açılmaya zorlanan bir kapak görevi yapmanın ötesine geçemeyecektir .
(1) Türkiye’de Etnik Gruplar / Peter Alford Andrews / ANT Yayınları Bilim ve Araştırma Dizisi
  Herkesin yazı yazması yönetici tarafından engellenmiştir.
EN ÜST Cevapla
Sistem: FireBoardGönderileri Masaüstünüze Alın

Güncel Etkinlikler

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti

19.08.2008 I 15:17 | Lazebura©

article thumbnail''İstanbul 2010 Yaz konserleri'' 'ni parklara, meydanlara iskelelere taşıyor... İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, Ağustos ayında “2010’a...
Makelenin Devamı...

Grup Nena 'Ormanlarımız Yanmasın' diyor!

19.08.2008 I 10:06 | Lazebura©

article thumbnail 30 ağustos günü Büyükada'da Grup Nena Doğa Koruma Konseri 'Ormanlarımız Yanmasın' sloganı adı altında müzik severlere ve doğa dostlarına bir...
Makelenin Devamı...

Grup Nena Konser

Üye Girişi

Özel Mesajlar

Giriş yapmamışsınız.

Kimler Online

8 Misafir ve 4 Üye Online
Generated in 0.27273 Seconds
Generated in 0.274197101593 Seconds