|
En Büyük Taraftar
Yıl 1976,
Trabzonspor İzmir'de Göztepe'yle berabere kalırsa, şampiyonluk ilk defa
Anadolu'ya gelecek. Kabarmış heyecanımız nereye koysak durmuyor, mahallede
arkadaşlara, başkandan araba isteyelim, dedim. Trabzonspor >başkanı, un
fabrikası sahibi Şamil Ekinci. Gülbahar'dan aga Mesut, Faroz'dan Üveyiz ve ben,
taksiyle fabrikaya gittik, başkanın odasına girdik. Taraftarlar olarak otobüs
istiyoruz, maça gideceğiz, dedik. Yumuşak huylu, çok tatlı bir adam, derin bir
sevinçle hiç soru sormadan telefonu kaldırdı, Kanberoğlu şirketini aradı. "İki
otobüs verin, çocuklar >İzmir'e kadar gidecek", İstanbul'da Galatasaray'la kupa
maçımız da var, diye araya sokuşturduk, telefonda:"Ordan İstanbul'a
geçecekler, sonra geri gelcekler..." İki otobüsü Gülbahar mahallesinde parkın
önüne çektik, Faroz, Arafil Boyu, Gülbahar gibi büyük mahallelerden onbeşer
kişi, Bahçecik, Hacıkasım, Yenicuma gibi diğer mahallelerden beşer kişilik
kontenjan ayırıp haber gönderdik. Yer kavgası, dövüş, hakaret, otobüslere
bindik. Otobüs Giresun sınırı Aksu tesislerinde ilk molayı verdiğinde, neye
uğradığımızı şaşırdık, hiç kimsede para yoktu. Tüm otobüs gülmekten kırıldık.
Mahalle dayılarından biri (isimleri vermiyorum, bugünkü itibarları sarsılır) ilk
nutkunu >verdi:".mına koduğumun uşakları paranız yoktu, niye bindiniz!"..
Arafil boyundan Aga Mustafa'yı hatırlıyorum, Gama Bülent uzunboylu, babayiğit
bir çocuk, bir de Bokludere'den Sultan'ı, ufak tefek bir oğlan ama bela,
kavgasız dövüşsüz günleri yok, bir de Faroz'da ünlü Arap'ı. Elimizde davullar,
bayraklar. Yemeği bitirdikten sonra topluca kasanın önüne geliyor, "Trabzon-
Trabzon" diye bağırıyoruz. Çocukların yüzlerinde zaptedilmez bir şehvet, azgın
bir zalimlik anadan doğma huyları. Pis dişleri, sırıtan dudakları, hemen herşeyi
sarsarak yoklamaları, sağa- sola şeytani tekmelerle çeki düzen vermeleri, alaylı
gülüşleri, küfürleri, dayanılacak gibi değil. Hayatlarının tek bir gününü tatlı bir
huzurla geçirmemiş zincirlerinden boşalmış tam bir serseri konvoyu. Garsonlar,
ahçılar, müşteriler başımıza toplanıyor, Farozlu çocuklar "Espiye deresine
taşköprü kurulacak" oyun havasına kendi uydurdukları bir tür çiftetelliyle ortada
oynuyor, biz el çırpıyor, tempo tutuyoruz. Bağırmaktan şakaklarımız zonkluyor,
Üveyiz müdüre yanaşıp:"Senin anlayacağın dayı, bu .mına koduğumun
uşaklarının hiçbirinin parası yok!". Samsun sınırına gelmeden hiçkimsede ses
kalmadı, bir de otobüs içinde sinir yıpratıcı kavgalarla birbirimize giriyoruz, sürekli
acıkıyoruz, küçük bakkallar önünde durup, yüz kişi içeri dalıyor, domates, sigara,
hıyar, karambole getirip, taşıyoruz. İçimizde tek bir kişi bile acıksa, otobüsü
durdurup tarlalara dalıyoruz! Şehirden uzaklaştıkça ateş gibi parlıyor, fişek gibi
patlıyor, köpüre köpüre şeytanlaşıyoruz. Ve sonra otobüs içinde ganimetleri
pay ederken yine suratlarımızı delip geçen alevli küfürlerle birbirimize saldırıyoruz.
Ankara'ya kadar lokantalar hesap vermeyişimize bozulmadı, "şampiyonluk
hediyesi" olarak coşkumuzu alkışladılar, bu tölerans, bu gurur duygularımızı en
şiddetli noktalara taşıdı, Trabzon-Ankara güzergahında bir namımız vardı. Araba,
Afyon'a doğru harekete geçince başka bir ülkeye girdiğimizi anladık, rüya
bitmişti, bağırmalarımız, sloganlar, davul para etmiyor, garsonlar ellerine bıçak
alıp kapıya diziliyorlar. "Kimse para vermeden çıkamaz!" Bu bizim için boğaya
kırmızı göstermek, kavganın açılışı genellikle hep şöyle olur, Farozlu çocuklardan
biri Arap'ın yanına gidip, "Arap, şu garson var ya sana ana-avrat küfretti!",
Arap, "hangi .mına koduğumun çocuğu göster bana!", Lokantanın ortasında
garsonlar yere yatırılır, masalar dağıtılır, kavgaya girmeyenler, sırf şenlik olsun
diye mütfaktaki tabakları tavanda kırarak çatışmaya akrobatik renk katıyorlar.
Lokanta sahibi yalvar rica araya giriyor, para-mara almadan, kapıya atıyorlar bizi.
Afyon'da efelenen garsonlarla gerçek bir meydan savaşı verdik, çünkü öylesine
yanından geçtiğimiz bir lokantanın önünde üst üste dizili yüze yakın bira kasası
görmüştük. Biz içerde kavgayı başlatacağız, bir bölük dışardan kasaları otobüse
yükleyecekti. Afyonlular ellerinde sopa, on-yirmi kişi, hücuma geçtiler, bizim
çocukların ellerinde hiçbir kesici alet yok, ancak üstün yetenekli küfürleri ve her
an pislik çıkartmak için geliştirdikleri keskin görüşleri var, bir de kavga anında
hipnoza girer gibi, öfkeden çılgına dönüyorlar, dövecek adam kalmadığında boş
bir masayı saatlerce tekmeleyip, yumruklarını indirip... ya da, hiç gereksiz boş bir
merdiveni sökmeye başlıyorlar! Yani, efelerin hiç şansları yok. İçimizde tek
mağdur Kanberoğlu'nun şoförleri. Araya giriyor, yalvarıyor, rezil olduk, firmamız
mahvoldu, diye bağırıyorlar, dinleyen yok. Şoförler kendi aralarında plan kurdu,
hepimiz topluca yemeğe indiğimizde dağ başında otobüsleri kaçıracak, tedbir
olarak otobüsün içinde adam bırakmaya başladık. Ve şoförler bizi dinlememeye
başladı, otobüsden biri "işeyeceğim dur" diyor, şoför durmuyor, çocuklar çok
geçmeden otobüs koridorundaki tüm çöp kovalarını ağzına kadar sidik
dolduruyor, yani şoförler bir nevi "rehin" kalmıştı elimizde. Bir başka ülkenin
topraklarındaydık, ya da herkesin beyninde bir kabuk çatlamıştı, sürekli
boğuşan, dalaşan başıbozuk kalabalık girdiği dükkanları soyup otobüse taşıyor,
yine mahallenin dayısı otobüsün mikrofonunda nutkuna başlıyor:".mına
koduğumun hırsızları, şerefsizsiniz ulan, Trabzon'un adını rezil ettiniz ^^^^^^
çocukları, bir daha yapan olursa otobüsten atacağım...", sonra, "getirin ulan
malları!" getiriyorlar, teker teker bölüştürülüyor. Ve son gücümüzle bağırmaya
başlıyoruz, ön taraf:"Bordo!", arka taraf: "Mavi!"... Bordo-mavi, bordo-mavi
İzmir'e girdik. Konak Basmahane'de otobüsten indik, önce meydanda bir tur,
sonra kordonu baştan sona, sonra, tek tek >birahanelerin önünde, biz geldik,
turu attık. Askerliğini İzmir'de yapan on-onbeş Trabzonlu asker de karıştı araya.
Faytonlara doluştuk, para vermeden şehir turu attık. Neşeden bir buluta binip
durmaksızın içerek, birbirimize sarılarak uçuyorduk. Rüya gibi şu sahne, kalabalık
slogan atarak ilerlerken, önümüzden ağzına kadar çilek dolu bir el araması
geçiyor, kalabalığın içinde bir müddet kayboluyor, arkadan araba çıktığında, dağ
gibi yığılmış çileklerden birkaç çürük kalıyor tablanın ortasında. İşportacı neye
uğradığına şaşırıyor. Bademciler, midyeciler, hıyar soyup satanlar, pilavcılar, hepsi
nasibini alıyor. İzmir Basmahane'de yarım saat içinde tek bir işporta tezgahı
kalmadı. Basmahane'de büyük ve eski bir otele yerleştik. Farozlu çocuklar, yaşlı
otel sahibine, kendilerini "baba bak, bu Trabzonsporlu Turgay, bu Cemil, yarın
maçları var" diye takdim ediyor. Otelin içinde sabaha kadar davul çalındı, biralar
içildi, yataklar yetmedi, halı, kilim, sandalye görülen her yere kahramanlara
yaraşır şekilde sızılıp kalındı. Sabahın altısında bir alarm verildi, sessizce herkes
uyandırıldı, hiç sebep yokken "bu otelci ibne Fenerliye benziyordu!" diye
perdeler söküldü, çarşaflar yırtıldı, topluca beş kuruş verilmeden otelden kaçıldı.
Akşam ekibin yarısı gruptan ayrılıp, kırk-elli kişi genelevine gidiyor, parasız
oldukları anlaşılınca genelev sokağında camlar çerçeveler iniyor, kadınlar topluca
hücuma geçiyor, otelden Konak meydanına doğru yürürken, pantolonsuz,
ayakkabısız, İzmir sokaklarında üşüyerek bizi arayan arkadaşları gördük! Maçtan
sonra tekrar gidilip intikam alınacak, planlarını yapıyorlar. Acilen İzmir'deki
Trabzonlu esnaflar bulundu. Topluca mağaza önüne gidiyor, davul çalıp, slogan
atıp, bordo-mavi bağırıyor, tozu dumana >katıyoruz. Trabzonlu hemşerimiz
dükkan önüne çıkıp, horona başlıyor, şu yeryüzü topraklarında ancak bu kadar
mutlu bir adam, sanki gurbet ellerinde, otuz senedir, Orta Asya'dan gelecek
hemşerilerini bu an, bugün için beklemiş. Silahı çıkartıp havaya sıkıyor.Hayatın
en büyük zaferi gibi esnaf >komşuları ona sarı ıyor, tebrik ediyor, o herbirimize
sarılıyor, ağlıyor. Ve gerçeği söylüyoruz, "maça girecek paramız yok!".
Kendinden geçmiş adam tomar tomar paraları önümüze atıyor... Bir başka
hemşeri dükkanını arıyoruz, bir manifaturacı, Trabzonlu, Anadolu'dan kopup
gelen bu kalabalığı bir kurtarıcı gibi karşılıyor, iki saniyede samimi oluyor, "ula
hiçbirinizi bırakmam, yengeniz sizi bekliy!", "Yapma dayı ikiyüz kişiyiz, eve
sığmayız!", "Gelmeyen olursa .mınıza korum sizin!, hepiniz geleceksiniz!". Adamı
durdurmak mümkün değil, kendinden geçip, "girin şu dükkana, >canınız neyi
istiyorsa alın!", dükkanını yağmalatıyor. Talan edilirken sevinçten ağlıyor.
Dükkandan çıkan herkesin ellerinde sütyenler, içdonları, ibrişim makaralar,
hemşeri dayı, dükkandan çıkanların alınlarından öpüyor, bağırıyor
sokağa:"Koduk, koduk, koduk, İstanbul'un .mına koduk, >koduk uşaklar,
koduk uşaklar, anasını .iktik İstanbul'un..." Herkes >ağlıyor. Yaka bağır açılmış.
Adam bayılmış. Kimse su vermiyor. Kimse adamı >ayıltmak için yanına eğilmiyor.
Etrafını davulla çembere alıyor, bayrakları üstüne >serip, ağlayarak bağırıyor
herkes:"Bordo, mavi, bordo, mavi... Trabzon, Trabzon!"... Bayılan hemşerimiz
esnaf, gözleri faltaşı gibi açılmış, >bir manda gibi güçlü, yoldan geçen arabalara
saldırıyor, tutmak >imkansız, bağırıyor arabalara:"Milyonluk eşşekler, milyonluk
eşşekler!", (bu >çok revaçta bir slogandı, İstanbul takımlarındaki futbolculara
>söylenirdi.) Yağmanın tuhaf bir coşkun tadı var, Orta Asya günlerinde, hanlar
>yağma şölenleri düzenlerdi. Talan kültürü hırsızlık,namussuzluk, değil,
çözemediğimiz, insan ruhunun temelinde bir tuhaf bölüşme, yani,
>malların "kendinden geçmesi", eşyaların, mülkün "kendinden geçmesi" gibi bir
>duygu. İnsani şekle sokamadığım bir içgüdü, ama, talan ettiren insan bir an
kendini evliyadan yüksek bir gurur içinde görüyor. Alsancak stadına geldiğimizde
bir biletle on kişi girmeye çalıştı, girenler, içerde tertibat aldı. Uzun ipler sarkıtıldı
dışarı, 19 Mayıs bayramında gibi omuz omuza üç-dört kişi yükseldi, kale
bedenine saldırır gibi. Üst trübini polis bize verdi. Koskoca trübinde kabak gibi
ortadayız, çünkü sadece ikiyüz kişi kadarız. Trübin çıplak. Alt trübinde, beşbinin
üstünde ve düzenli tezahürat yapan Göztepe seyircisi. Başetmek imkansız.
Farozlu çocuklar, Trabzon tarihine geçmiş, 157 metrelik şerit bayrağı trübine
çekti. Bayrağın başına nöbetçiler koyuldu. Göztepe'nin de düşmemek için bir
puana ihtiyacı var, "Göz-göz Göztepe" diye >başladılar, "ibne Trabzon" diye
bitirdiler.Bitirmeyeceklerdi. Mahalle dayılarından biri aşağı trübine bir nutuk
çekti:".mına >koduğumun Göztepelileri, bir puan vereceğiz size, sesinizi
çıkartmayın, biz >burdan şampiyonluğu alıp, akşama döneceğiz!"... Göztepe
seyircisi susmadı. >Hiç kimsede ses kalmamış. Trübinin üstünden on-onbeş
çouk onar metre aralıklarla dizildi, sonra hep birlikte pantolonları aşağı indirip,
>aşağı trübinin üstüne işemeye başladı. Göztepe seyircisi kaçışmaya başlayınca,
onların trübin de kelleşti! Trabzon denildiği gibi yaptı, beraberliğe yattı, bir
puanı bıraktı. Hakemin son düdüğüyle fetih tamamlandı. Film koptu. Hayatımın
hiçbir dönemi hiçbir filmde, hiçbir yerde görmediğimiz, duymadığımız bir şekilde
o an ikiyüz seyirci transa girdi, yüz seyirci sara nöbetine tutuldu. Delirmiş,
çıldırmış, çapulcu sürüsü gitmiş, ağlayarak yerlerde yuvarlanan, kendinden
geçerek eli kolu kaskatı geçilerek bayılmış onlarca çocuk! Herkes bir yerde
baygın şekilde titreyerek ağlıyor, ya da bayılanları ayıltıyor.Heyecan dalgası
bedenleri en üst noktada kazıklaştırmıştı. Doktor değilim, tıpçı değilim, beş-on
çocuk heyecandan acı çekerek kaskatı kaldılar! Çoşku yerini sakinliğe bıraktı,
gurur yerini kedere bıraktı, herkes iç çekerek, hıçkırarak ağlıyor, kimse kimsenin
yüzüne bakmıyor, bir kenarda çömelmiş, düşmüş, kıvrılmış çocuklar, isli bir
lambanın alevi gibi kendi >başına ağlıyor! Ve nasıl olduysa, davulcular davula
vurmaya başladı, birkaç delikanlı, ünlü Espiye türküsüyle oynamaya başladı, işte
orada, üstünü başını yırtanlar, herkes birbirini parçalıyor. Parçalanma hali, oyun
eşliğinde >yükseliyor, davul hızlanıyor, acaip, baş, ayak hareketleri, düşüp
bayılana kadar. Hırsla gişelerin demirleri kopartılıyor, kopartılan demiri kendi
kafasına vuruyor. Bu dünyada ulaşılacak arzuların en sonuna gelmişler gibi,
>yeni bir din sevinci, bir ihtilalin ilk günü gibi, çok "ünlü" bir şey oldu bu
sokakta, gece karanlığında ıssız dağlar başında vahşi havyanlarla danseden Afrika
büyücüleri gibi hepsi. Trabzon bayrakları yırtılmaya başlandı, bayraklara dişlerini
geçirerek yırtıyorlar, "bitti artık, koduk İstanbul'un .mına!", Ya, kudurarak
göklere uçan köpeklerin ruhundan birşey, ya, yarıştan yeni çıkmış İngiliz atlarına
terli terli içirilen >şampanyalar gibi.. Tepişme, gurur, zevk, acı, herşey önce bir
felaket gibi sardı bedenleri, şimdi, gayipten haber veren kahinler, falcılar,
>müneccimler benzeri tırnak ve el kol hareketleriyle vücudlarında derileri pençe
sıyrıklarıyla kazıyorlar. Dibine kadar esrar içmiş vahşi köpekler! >Köpürmüş neşe,
ağızlarda tutkal gibi köpürüyor.Bedenler, denizin ortasında >kasırgaya tutulmuş
bir kibrit çöpü gibi. Bu anı, hiçbir şekilde, hiç kimseye anlatacak kelime yok.
Sopalar kırbaç olup birbirlerini dövüyor, >şişeler kafalarda kırılıyor. Ve, o an işte,
Alsancak stadının beton duvarına uçarak kafa atma faslı başladı. Sersemleyip
yere düşüyorsun, doğrulup, >tekrar geri çıkıp, yeniden uçarak betona kafa...
Yeniden gerilip gerilip uçarak >betona kafa! Bayılana kadar! Alnınız
parçalanıncaya, şişler boynuz gibi yumrulaşıncaya kadar! Zafer, çapulcuların
kahramanlaştığı o andır, zafer, kuvvetin tek bir bedende toplandığı o andır,
zafer, tarihin aklını çelmektir, zafer, ruhumuzu bedenimizden uçurtan o andır!
Zafer, damarlarını çatlatarak bu ağır hayatın altında büyüttüğümüz bu bedenin
duyduğu en büyük >şehvettir! Zafer, bütün çapulcuları kahramanlaştırır, o
yüzden tarihin o günü, ordaydık, biz yüz taraftar! Türk medyasının, Ertuğrul
Özkök'lerin, >Reha Muhtar'ın, Ali Kırca'ların, Tansu Çiller'lerin neden İngiltere'ye
koştuğunu anlıyorum, çapulcular, kahramanlık yağmalanırken, orda olmak
zorunda! Taşaklarını karıştırarak yeşil yeşil kusan bir delikanlı, kustuğu yerden
bağırdı:".mına koduğumun uşakları, toplanın, kupayı almaya >İstanbul'a
gidiyoruz." (Tuhafınıza gitmesin, kimse, arkadaşlar, çocuklar diye hitap etmez,
bir nutuk şekli, hitabettendir, .mına koduğumun uşakları >cümlesi, burda küfür
yoktur, sevecenlik, dostluk bildirir. Trabzonlu eski bir yöneticiyle lüks bir
lokantadayız, garson, "buyrun, ne emredersin" >dedi, bizimki:".mına
koduğumun uşağı bana birbuçuk kıymalı getir", dedi, ürktüm, abi, buralarda
söyleme böyle, rezil etme bizi, der gibi, oldum. Garson, bu dili iyi anlıyor,
gülerek, şakalaşarak servisi tamamladı.) Otobüsler Çanakkale boğazına Ecaabat'a
vardığında, hayattan artık hiçbir şey beklemeyen kahramanlar yorgunluktan
uyumuştu. Ancak, öc almk isteyen maceracılar boş durmamış, Ecaabat'ta araba
vapurunun hemen orda, sağda, turistik eşyalar satan bir dükkana girip, dükkan
sahibini konuşmaya tutup, arkadan kasalarla, koli koli anahtarlık, oyuncak ayılar,
bebekler, ağızlıklar, yüzlerce tesbih çalıp otobüse boşalttılar. Mahallenin dayısı
yine nutkuna başladı:".mına koduğumun uşakları, Trabzon'un şanına leke
sürüyorsunuz, şampiyonluğumuza leke sürmeyelim uşaklar, getirin >bakayım
kolileri!" Koliler geliyor herkese pay ediyor. Benim kucağıma da dört-beş
maymun, üç-beş tesbih, maskot atılıyor. Arabanın önünde oturanlar,
Tekirdağ'dan geçilirken, Mürefte yakınlarına sızıp bir şarap fabrikası soyulması
planları yapıyor. Şoför, anayoldan çıkmam diye diretiyor. >Bir bakkaldan on-
onbeş şişe şarap çalınıp, iş tatlıya bağlanıyor. İstanbul göründükçe, uykulu
gözler açıldı, otobüsün tüm koltuklarını dehşet >dolu bir pervasızlık sarmaya
başladı. Cepte beş kuruş olmadığı için, ilk durak, Kapalıçarşı. Yan tarafta Mısır
Çarşısı'nda Trabzonlu esnaf >bulunuyor. Sokakta iki saat süren bir tezahürat,
paralar toplanıyor. Hiç gerek yokken, döner tezgahından döner çıkartılıp grubun
ortasına getiriliyor, dişleyenler, kopartanlar, sopalar, döner kılıçlarıyla çarşı
birbirine giriyor. Aklımızda iki acil program var, bayraklar ve fişekler.Kutu >kutu
fişekleri alıyoruz. Büyük bayraklar yeniden özenle büyük sopalara çekiliyor!
Galatasaray maçında trübünün önüne beş-altı büyük bayrak çıkartıyoruz, o
günün fotoğraflarına bakın, Ali Sami Yen bu büyüklükte bayrakları o gün
görüyordu. Polis saldırıya geçti tribüne. Bizden bir kişi alıp, sekiz-on polis ayaklar
altında dövüyor, sonra çeke çeke dışarı çıkartıyor. Biz polise saldırıya geçiyoruz,
içimizde ağzı burnu parçalanmayan kalmadı. polis demirkapıların arkasına
saklanıyor, bir pundunu kollayıp tekrar saldırıyor. Ve taktik olarak, tribünün
arkasından yine tek bir kişi alıyor, yine tekmeler altında sürükleyerek dışarı
çıkartıyor. Polisle iki saat süren bir çatışma. Tribünde bayrakları havalandıran
çocuklar dışında hiç birimiz bir saniye olsun maça bakamıyoruz.Kupayı
Galatasaray alıyor, dışarı çıktığımızda toplanıp, polis arabalarına saldırı, sonra
Galatasaraylı dövmek için sokak aralarına dağılıyoruz, yüzlerce mont, eşofman,
sarı-kırmızılı bayrak >topluyoruz. Taksim meydanında taktik geliştirip, sarı-kırmızılı
bayraklarla bağırıyoruz, bayragı gören cimbomlular keklik gibi düşüyor, tam
zamanı deyip çocukları paramparça ediyoruz. Tekrar gelen yok, tekrar sarı-
kırmızılı bayrakları sallıyoruz, staddan yeni gelmekte olan cimbomluları tekrar
tuzağa düşürüp... İyi cins, kalite üç-beş meşin mont yüzünden kafile içinde sert
tartışmalar Trabzon'a kadar sürdü! Viyana kapılarından dönen Osmanlı orduları
gibi, İstanbul'dan, "Cumhurbaşkanlığı kupasında *****zı .ikeceğiz" deyip geri
döndük. >Kafile ani bir kararla, Beyoğlu'nun tüm arka sokaklarında o zamanlar
zibil kadar çok, otel adı adında çalışan genelevlerine taşındı. Giren çıkmıyor
otellere. Otobüsü kaldıramıyoruz. Gecenin iki-üçüne kadar pavyonlardan
gelecek çocukları bekliyoruz. Toplamak için çocukların peşlerinden gidiyorum,
otel odalarında gördüğüm sahneler, aile var, anlatamam. Çocuklar karılarla
sabahlamış ve para vermiyorlar, tüm otellerin pezevenkleri sokağa doluşmuş,
otelden dışarı çıkamıyor bizimkiler, çocuklar pezevenklere saldırırken, "karı satılır
mı ulan, kavatlar, ^^^^^^ parasıyla ekmek yenir mi ?" diye saldırıya geçiyor,
ayakkabıları, gömlekleri otelde kalmış. Ankara'da otobüs mola veriyor,
tuvaletten döndüğümüzde otobüs kaçmış. Parasız Ankara'nın göbeğinde
kalıyoruz. Nerden para bulacağız diye turlarken, eski terminalden Tandoğan'a,
ordan Beşevler'e kadar yürümüşüz, tam önüme beyaz bir güvercin düştü. Elime
alıp sevmeye başladım. >Kahveden bir adam yanıma koştu, "Arkadaşım seksen
lira veririm bana ver!", Otobüs parası otuz lira, seksen, çok para. Kuş parayla
satılır mı, pirelendim, bunda bir iş var. bir daha geldi, "Arkadaşım kandırıyor seni,
bu kuş en az 150 lira eder!".. Cebeci istasyonunun yanında 130 liraya beyaz
güvercini sattık, terminale koşup, Trabzon'a döndük. Birkaç yıl sonra çoktan
Ankara'ya yerleşmiştim, bir gece evde yoktum, sabah eve geldiğimde, evin
önünde iki otobüs. Ankaragücü maçına gelmişler, kapıyı kırıp içeri girmişler, halı,
kilim, buldukları her yere uzanıp yatmışlar, yetmemiş, kilimleri apartmanın
merdivenlerine çıkartıp, on-onbeş kişi de orada uyuyakalmış. Tam bir
felaket! "Aaaa gara Nihat gelmiş" diye ayaklandılar, sarılacağım, sarılamıyorum,
hoşgeldiniz diyeceğim, diyemiyorum, bu belayı başımdan nasıl atayım, hepsi
arkadaşım. Birkaç yılda, kitaplığımda üçyüz-dörtyüz kitap taşımıştım, değişen
sadece buydu hayatımda. >İçlerinden biri "ne yazıyor Gara bu kitaplarda"
dedi, "bilmem" dedim, "hepsini okudun mu?" "Eh işte".. Topluca maça gittik.
Maratonun yarısını polis bize verdi. Ne olduysa bizimkiler yan trübüne saldırıya
geçti. Tribün >boşaldı.Polis çember kurarak bizim tribüne saldırıya geçti,
dairenin içine >sıkıştırdı, joplarla maçın henüz başında bizimkileri stad dışına
çıkarttı. >Koskoca tribün boşaldı, nasılsa polis bana dokunmamıştı, ben de eskisi
gibi taraftarın ortasında başrollerde değildim, artık. O boşalmış tribünün tam
ortasına gidip, tek başıma oturdum. Ankaragüçlüler tek kişiye dahi tahammül
edemedi, saldırıya geçti, kımıldamadan, yerdimde oturdum. İki sıfır yenildik,
zaten Ankaragücü'ne şansımız tutmuyordu.Aynı mahalleden birlikte top
oynadığımız arkadaşlar, ilerleyen yıllarda şampiyon Trabzon kadrosunda
efsaneleşti, hikayelerini gazetelerden okudum. Milliyet Gazetesi spor servisinde
her pazar akşamı, yıldız değerlendirmeleri geliyordu, gizlice, Trabzonspor'a,
Akçabaat Sebatspor'un tüm futbolcularına üçer yıldız koyuyordum. Bir de
Milliyet Gazetesi yılın sporcçusu anketi düzenledi, Milliyet'in onbinlerce iadesi
depoda duruyordu, tek tek kuponları doldurup, Şenol Güneş adına kutuya
attım, o yıl Şenol Güneş yılın sporcusu oldu.Holiganlık bir gençlik hastalığıdır onu
kimse tutamaz. Bu hastalığı birçok kirli politikacı, kirli işadamı kullanıp,
kahramanlıktan pay ister, zaferin gölgesinde kirli hayatlarını, kirli paralarını temize
çekerler, bu yüzden Trabzsonspor'dan soğudum. Hiç kuşkunuz olmasın,
Osmanlı ordularındaki genç levendler de aynı azgın alevli heyecanları duyuyordu.
Bu gençlerin ateşi dindirmek için Anadolu'da binlerce dergah açıldı, yüzlerce
tarikat kuruldu, bu ateşi dindirmek, ehlileştirmek için. O gün, padişahlar
kullanıyordu bu genç alevi... Bugün futbol heyecanıyla gençlerin delirmiş alevini
büyük işadamları kullanıyor. Trabzonspor böyle oldu, tüm futbol tarihi böyle
oldu. Bizler gençtik, kudurmuş delilerdik, gerçekten, Tanrı'nın yarattığı
hayvanlar gibi sahici vahşilerdik, birileri bu "vahşiliği" kullanıp, köşe oldu, bakan
oldu, olmaya devam edecek. Kitaplarımdan bunu öğrendim, bu yüzden,
Trabzonspor'uma rağmen, yazarlık hayatımda tek bir futbol yazısı yazmadım.
Ben 13-14 yaşındayken kalearkasında top topluyordum, antremanlarda,
maçlarda ikibuçukluk yapıyordum, Şenol Güneş'in nasıl iyi kaleci olduğunu bilirim,
bazen topu tutamıyor, kalearkasından ben uçuyordum. Seyirci kahkahalarla
beni alkışlıyordu bir müddet. Çok seviyordum bu alkışları ve bu uçuşları. Bazen
içimden, şöyle bir ses geçiyordu:"Şenol tutamazsın topu, ben uçayım!". Bunca
sevmeme rağmen Şenol'u, neden böyle düşünüyordum.Çünkü ben de
insanım, ben de alkış istiyorum, bu zafer onların zaferi, bunu çok düşündüm,
topu, Türk Edebiyatının orta sahasına doğru sürmeye başladım. Birgün
anasını .ikeceğim diyorum, İstanbul'daki edebiyatçı milyonluk eşşeklerin,
bakalım... Asla başkalarının kahramanlığını yağmalamayacağım. Ama tarihinin en
kötü futboluna rağmen gözüm dalıyor bazan maça, ".mına koduğumun uşakları"
diye gizli, pervasız, Allahsız bir sevinç hüzünle dolduruyor içimi. Aynaya
baktığımda suratımda o günlerden kalma, köpek kıçındaki yarık gibi itliği hala
orada görüyorum. Ve şimdi çok daha iyi anlıyorum, hepimizin gerçek takımı
Fener'dir. İbne, puşt, birbirinin kuyusunu kazan orada, arkasından konuşan
orada, ruhsuzlar orada... Hepimiz Fenerliyiz, ruhumuza en uygun Fenerbahçe,
birgün Pendik'e yenilir ertesi gün Manchester'i yener. Eğer bir takım
tutacaksanız, Galatasaray'ın o klas, centilmen, çok bilmiş, ağırbaşlı havalarına
kanmayın, yarın açıkta kalırsınız, biz, birbirimizle dalaşacağımız, küfürleşeceğimiz
insanlar olmadan yaşayamayız...
NIHAT GENC(GARA NIHAT)
|