|
Nuriye Akman Sabah Gazetesi 19 Nisan 1997 Cumartesi
İç sazımın sessizce çaldığı bir deniz türküsü, Nisan ortasında dışıma sızmaya başladı. Neşe renkli bu sesi, balıkçılarla paylaşırsam büyüyecekti. Hopa'ya giderken onların tenlerine sinen tuzlu deniz kokusunu türküme döşemeye başlamıştım bile... Onlarla karşılaştığımda ağlardan balık çözüyorlardı. Ama bilemedim, balıkçılara değince neşe renkli deniz türkümün hüzne dönüşeceğini...
Bütün kış iç sazım sessizce bir deniz türküsü çaldı. Nisan ortasında türkünün dışıma sızmaya başladığını duydum. Bu sesi ancak paylaşırsam büyüyecekti. Balıkçılardan daha güçlü bir ses yükseltici gelmedi aklıma. Hopa'ya doğru giderken onların tenlerine sinen deniz kokusuna türkümü döşemeye başlamıştım. Neşe renkli bir sesti bu. Balıkçılara değince hüzne dönüşeceğini bilemezdim.
Onlarla önce Fındıklı'da karşılaştık. Ağlardan balık çözüyorlardı. Kadınlar da vardı aralarında. Taliye ve Zarife beylerine yardım ediyordu. Havva'nın kendisi balıkçıydı. Özürlü olduğu için balığa çıkamayan kocası Çaykur'dan 20 milyon lira getiriyordu eve. 3 çocuğun karnı doymuyordu tabii. Havva, denizin davetine icabet ediyordu mecburen. Anaları denize çıkınca, çocuklar kıyıda onu bekliyordu. Havva, "Fırtınadan korkmam. Karada kalmaktan korkarım, üç beş kuruştan oldum diye" diyordu. Geçen ay balıktan 18 milyon lira girmişti eve. Hava meydan verirse Havva'ya günde 1 milyonu garanti ediyordu deniz.
"Biz küçük balıkçıyız"
Ağdan bir balık da ben çıkarmaya çalıştım. Beceremedim. Balık elimde un oldu.
Onların elleri ise mekik gibiydi. Balıkları bütünlükleri bozulmadan ağdan çıkarıyorlardı. Dertleri başkaydı:
"Biz küçük balıkçıyız. Büyük balık küçük balığı nasıl yutarsa, büyük balıkçı da bizi öyle yutuyor. Radarlarıyla bizim balığımıza göz dikiyor, ağlarımızı yırtıyorlar. Balık yuvalarını hep dağıttılar. 45 kulaçtan aşağı hayat yok denizde. Tirolcülük aslında balıkları değil, insanları yok ediyor."
Küçük balıkçıları, büyükleriyle buluşmak üzere sahilde bıraktım. Aklımda Havva'nın sarı muşamba pantolonu, denizin kestiği yüzü, balık bulaşığı elleri kaldı.
Küçüklerin unuttuğu bir şey vardı. Büyük başın derdi de büyük oluyor. Büyük balıkçılar yılın 9 ayı denizdeydiler, evlerinden, sevdiklerinden uzaktılar. Denizle boğuşmaları bitince fındık bahçelerine, inşaatlara, marangozhanelerine, kaynaklarına dönüyorlardı. Hasılatın yüzde 40'ı tayfaların, yüzde 60'ı reisindi. O sezon deniz cömertse neyse ama çıkıp çıkıp boş dönmek de vardı. Mazot pahalıydı. Denize her açılış 40-50 milyon demekti. Ağların günlerce balık yüzü görmediği oluyordu. 9 ayın sonunda aldıkları para can soğutmuyordu. Çoğu kez karın tokluğuna çalışıyordu zaman.
Hopa'ya vardığımda ağları onarıyorlardı. 10 gündür balık yoktu. O gün denize çıkıp çıkmayacakları belli değildi. "Balıkçılık kumar gibi. Şans yüzüne gülerse ne ala. Sezon sonunda 60 milyon da alırsın, 600 milyon da." diyorlardı. Ve hemen bu kumarın perde arkasını hatırlatıyorlardı:
"Denizin karı var, soğuğu var, fırtınası var. Sen hiç çıplak elle ağ çekmeyi denedin mi? Bütün gece denizle boğuştun mu? 3 saatlik uykularla balık peşinde koştun mu? Gidersin balıkçıya, ver şurdan bir kilo mezgit dersin. Onları yerken bizim çilemizi düşündün mü hiç?"
İçlerinden biri, Cıngıl Ahmet mesleğin arka planını şöyle genişletti:
"Balıkçı 7'nci mezheptendir. Yani balıkçının adı yoktur bu ülkede. Varlığının ne vatandaş, ne devlet farkındadır. Geçenlerde, Rus sınırını geçtiği için kurşun yağmuruna tutuldu bir gemi. Bir arkadaşımız öldü. Biz de o bölgede başka gemideydik. Kurşunlar havada uçuşurken biz ağları çekiyorduk. Balığı bırakıp kaçamazsın. Mecbur ağı alacaksın. Sen en iyisi yediğin balıklara bizim yediğimiz kurşunları da ekle." Emrullah Çınar: "MTA'dan emekli olunca başladım bu işe ama memnun değilim. Deniz havası iyidir dedik. Ama deniz tutunca insan bir daha deniz yüzü görmek istemiyor. Deniz sigortasız garipler yatağı. Sahipsizlerin evi. Kapısı, bacası olmayan, insanı üşüten bir ev."
Güngör Şimşek: "Sevmesek de denizden kopamayız. Mecburi balıkçılarız. Başka iş bulsaydık olmazdık. 9 aydır uzağız evimizden. Hepimizin içini kazısan özlem çıkar. Türkiye'nin bütün denizlerinde bizim gibi gemiler, bizim gibi balıkçılar var. Sor hepsine. Kimse isteyerek yapmaz bu işi."
Kemalettin Keleş: "Günlerimiz ha böyle işte, sigortasız, karanlık. Sağlam iş değil balıkçılık. İşsuzluktan balıkçı olduk. Bak kizum, denizin her işi çetindur. Balık varsa kazandın, yoksa açsın, ha böyle kupkuru dönersin evune.
Balıkçılık sonuncu sınıftır. Prestij arama. Yaz kizum, biz garibiz ama temiz insanlarız. Acırız ha şu küçük balıklara. Doğru değildir şimdi ava çıkmamız. Yazık onlara da!" Türküm ağıda dönüştü
Boğazıma kılçıklar takıldı birden. Onları boğazımdan ancak deniz rüzgarı çıkarabilirdi. Hemen, şimdi denize çıkmak istiyordum. Limanı dolaşmaya başladım. 35 gemiden biri açıklarda şans aramaya çıkabilirdi her an. Takılırdım peşlerine. Kimbilir belki deniz gemimizin ağlarına gümüş pullu balıklar takardı. Boş döndürmezdi bizi.
Tanrı, cahil dileklerden korusun bizi. Balıkların ve insanların yararına o ağların boş kalması gerekiyormuş. Denize açılmasına açıldım. Ağlara balık da doldu ama türküm ağıda dönüştü. Nisan, denizden uzak kalma mevsimiymiş meğer.
Bindiğim gemi açılınca, diğerleri de açıldı. Zaten biri çıkınca hepsi ayaklanırmış. Balığı ilk yakalayan kazanırmış. Güverteden bakıyorum, savaş gemileri gibiler. "Haklısınız, bunun savaştan farkı yok ama haksız bir savaş bu" diyorlar. Neden? "Çünkü 1 Nisan'da yasaklanmalıydı av. Üç beş kabzımalın baskısıyla bu sene av mevsimi 1 ay uzatıldı. Çok yanlış yapıldı. Bu yumurtlama döneminde balık avı cinayettir. Onların hamile kadınlardan farkı yok ki. Gelecek yılın balıklarını çalıyoruz şimdi. Seneye ne yiyeceğiz?"
Balıkçıların bu bilinç düzeyini yakalamalarına mı şaşarsın, yoksa bilincin eyleme dönüşememesine mi?
"Öyleyse siz de ava çıkmayın"
"Olur mu? Biz çıkmazsak, diğerleri çıkıyor. Hep beraber paydos yapmak lazım. Denizin kanunu orman kanunu gibidir. Hatta orman kanunu bundan iyidir. Politikacılar ormanı mahvettikleri gibi denizi de öldürdü. Topladığımız balıklara acımaktan başka bir şey gelmez elimizden."
"Deniz sahipsizler evi"
Bu çelişkiyi yürekte taşımak kolay olmasa gerek. Ruhlarına biraz daha yakınlaşmak istiyorum ve derinlerinde hepsinin vurgun yediklerini görüyorum:
Emrullah Çınar: "MTA'dan emekli olunca başladım bu işe ama memnun değilim. Deniz havası iyidir dedik. Ama deniz tutunca insan bir daha deniz yüzü görmek istemiyor. Deniz sigortasız garipler yatağı. Sahipsizlerin evi. Kapısı, bacası olmayan, insanı üşüten bir ev."
Güngör Şimşek: "Sevmesek de denizden kopamayız. Mecburi balıkçılarız. Başka iş bulsaydık olmazdık. 9 aydır uzağız evimizden. Hepimizin içini kazısan özlem çıkar. Türkiye'nin bütün denizlerinde bizim gibi gemiler, bizim gibi balıkçılar var. Sor hepsine. Kimse isteyerek yapmaz bu işi."
Kemalettin Keleş: "Günlerimiz ha böyle işte, sigortasız, karanlık. Sağlam iş değil balıkçılık. İşsuzluktan balıkçı olduk. Bak kizum, denizin her işi çetindur. Balık varsa kazandın, yoksa açsın, ha böyle kupkuru dönersin evune.
Balıkçılık sonuncu sınıftır. Prestij arama. Yaz kizum, biz garibiz ama temiz insanlarız. Acırız ha şu küçük balıklara. Doğru değildir şimdi ava çıkmamız. Yazık onlara da!"
Radar balıkları tarıyor. Ağları salmaya değecek yoğunlukta balık görünmüyor ekranda. Tayfalar kah güvertede volta atıyor, kah ağ örüyor, kah gözleriyle diğer gemileri kolluyor. Üşüyünce içeri girip sobanın başına çöküyorlar. "Her şeyin bir başı var, balıkçının yok" diye kaybolmuşluklarını devşiriyorlar durmadan.
Hamdi Karaçengel, denizin onu şair yaptığını anlatıyor:
"Şiirlerimde insanlarla balıkları bir tutarım. Onlar da bir can, yaşama ümitleri var, sadece konuşamazlar. Canlı balığı kimse kesmez. Canlı iken kesilmeyen başka hayvan yok. Balığı yakalayınca üzülürüm. Ölürken acı çeker mi diye düşünürüm. Can vermek sade bize mi zor. Hiç bilmem."
"Hamdi, Allah bilir balıkların gümüşünde sevgilinin yüzünü görüyorsundur, tuttuğun balıklar ayna oluyordur sana."
"Bacı doğru söylersin. Yoksa sen de mi şairsin?"
Engin Halil, "Deniz bir mapusane bize" diyor, "Yapılmayacak tek iş bu."
"Yapmayın ağabiler, bu kadar mı kötü deniz? Ya şu manzaranın güzelliği, şu köpükler, şu martılar?"
"Deniz gurbetimiz"
"Sana öyle geliyi. Aylarca hep gemidesin. Orada yer içersin, orada yatar kalkarsın. Kendini açık cezaevinde hissedersin.
"Ne olsaydı cezaevi olmazdı deniz?"
"Denize düzenli çıksak, tatilimiz, sigortamız olsaydı. Sudan çıkmış balık gibiyiz şimdi. Bu yıl 400'er milyon alırız ama gece gündüz 9 ay çalışmanın bedeli bu. Fırtınada ağları tutamazsın bile. Denizin soğuğu karaninkine benzemez. Bir kaza olsa sahip çıkanın olmaz."
Hasan Ahmetoğlu: "Nefret gelmiştir artık üstümüze."
Ali Osman Dilber: "67'de başladım. Karada iş tutabilseydim şimdi emekliydim. Çalışma karnemiz sadece kimlik kartı. Ölsek mal sahibinin vicdanı varsa verir bir şeyler çocuklarımıza, yoksa yok. Bizim Almanyamız da deniz. Deniz gurbetimiz bizim."
"Sizin ranzalarınız nerde?"
"Şart midur görmek?"
"Şarttır tabii."
"Biraz dağınikdur da!"
"Olsun, teftişe gelmedik. Rüyalarınızı nerede gördüğünüzü bilmek istiyorum."
Geminin başaltı denilen, denizin bir metre altındaki kısmına iniyoruz. Burnumuzun direğini kıran bir küf kokusu karşılıyor bizi. Bir de dağınık yataklar, askılara yüklenmiş giysiler, oraya buraya atılmış çizmeler. Işık vurmasın diye ranzasına perde germiş bazısı.
Kaptan köşkünden haber geliyor: Radarda balık göründü. Hemen yukarı çıkıyorum.
Balık var var olmasına ama tam sınırda. Ağı atsalar, sürüklenip gidecekler Rus tarafına. Sınırı geçtikleri gibi de kurşunu yiyecekler.
"Pu! Allah Kahretmesin!" diyor kaptan, "Sınıra yarım mil kala ağ attılar diye kuleden söylenmeye başlarlar şimdi. Tuh! Akıntı var. Karayel olsa mesele yok. Bu poyrazda ağı salsak 3 mil sürükler bizi. Ayvayı yeriz."
Balıklar gemiye akıyor
Karaya dönmek üzereyken ilerde bir geminin ağ attığını görüyoruz. Yanına yaklaşıyoruz. Akşam olmak üzere. Mor renkli ağların yavaş yavaş gemiye çekilmesini, süzülen suları, ağlara yapışan deniz analarını, balıkçıların hüznü mü sevinci mi sakladığı belirsiz heyecanlı yüzlerini, o mini minnacık istavritlerin denize geri dönme çabasını seyrediyoruz.
Meslekdaşları ağları çekerken, bizim gemidekiler "Ah çok yazık. Zibidi balık bunlar. 1 aylık bile yoklar. Yavrular daha." diye üzülüyor. Sanki ağlara kendi evlatları düşmüş. Balıklar gemiye akıyor. Tabanı silme balık denizi oluyor biraz sonra. Balıkların bir bölümü çırpınmaya bile vakit bulamadan tayfaların ayakları altında eziliyor. Bir kasa balık gönderiyorlar bizim gemiye.
Benim gemimimin tayfaları kasada hâlâ kıpır kıpır kıvranan balıklara bakıp, "Tohum bunlar. Nasıl yeriz?" diyor. O zaman cesaret geliyor bana, alıyorum kasayı denize döküyorum. Daha önce hiç balık azat etmemiştim. Bir kısmı çoktan öldü ama kurtulanlar belki benim gemicilerimin vicdan azabını biraz hafifletir.
İyi de acaba reislerin yüreği ile tayfalarınki farklı mı atıyor?
Kaptan Turan Alioğlu'na çıkıyorum.
"Usta, ne diyorsun bu hususta?"
"Kaptana dedim üç defa ki at onu da denize! Atmadı. Mazot parasıymış yakaladığı."
"İyi ama az daha biz de tutacaktık o balıkları."
"Yok. Ağa o kadar küçük balık gelseydi ben geri atardım onları denize. İnsan bindiği dalı keser mi?"
Kaptana, "ağa bu mevsimde büyük balık gelir mi?" demedim artık. Gemimimizin burnu karaya dönmüştü. Son kez baktım karşı gemiye. Günün son ışıkları yavru balıkların pullarına vuruyordu. __________________
|