|
Eski Forumdan Taşınmıştır: Gönderen Valeritti
Değerli Forum Okuyucusu,
yazan: toroci
Hayatının hiçbir döneminde bir kere bile olsun birinin sana bilmediğin bir dilden anlattıklarını anlamak zorunda kalmadıysan; köyde, şehirde, ilkokulda, lisede, üniversitede kısacası hayatının herhangi bir döneminde hiç böyle bir duygu yaşamadıysan bu satırları anlamakta güçlük çekebilirsin. Dahası anlayamazsın. Daha da kötüsü yanlış anlarsın. O zaman en iyisi bu satırları hiç okuma vazgeç! Çünkü anlamak ortak değerler, ortak paydalar gerektirir. Bu bir ideal değildir, ideoloji de değildir. Serüven hiç değildir. Gerçeğin ta kendisidir. Belki ilk kez böyle bir gerçekle karşı karşıyasın. Belki kendinle yüzleşmen de gerekecek bu konulardaki düşüncelerinden dolayı. Cesaretin varsa oku . Sen bilirsin!
. . .
Okula gittiğimde ilk öğrendiğim şey öğretmenimin konuştuğu dili hiç anlamadığım oldu. Bildiğimiz ve anladığımız dilden bundan sonra hiç konuşmayacağımız söylendi. Konuşmadan nasıl duracağız. Derdimizi nasıl anlatacağız. Dahası nasıl öğreneceğiz..??? Bildiğimiz sadece 3-5 kelime.
Öğretmenimizin bizim köyden olması büyük bir avantajdı bizim için. Bize yabancı olan tüm sözcüklerin arasında bir tek tanıdığımız vardı o da öğretmenimiz. Ve sonuçta o da insandı ve bunalıyordu. Bizim dilimizi konuşmak bize yasak olsa da, o arada bir “hamuz A u3'umenan” (buna A derler) diyerek bu yasağı deliyordu.
Böyle meşakatlı bir yoldan okumayı öğrendikten sonra ancak ilk okulun sonlarına doğru Türkçe konuşmayı becerebiliyorduk.- Yada biz öyle sanıyorduk- Öyle sanıyorduk diyorum çünkü lise yıllarında birçoklarımız “Türkçe” bile diyemeyip “Turkçe” diyorduk. Hadi ilk okulda bu böyle gidiyordu ama ortaokul ve lisede artık yabancı öğretmenlerimiz vardı. Konuşmayı ilkokulda öğrendiğimizi nerden bilebilirlerdi. Ve nice kelimeler hep böyle yanlış söylenirdi. Mesela yöremizde çok yaygın olarak yetiştirilen fındık-mısır-üzüm gibi kelimeleri hiç söyleyemezdik. Bunları kendi aramızda konuşurken bir problem olmazdı. Çünkü kendi aramızda funduk-misir-uzum desek kimse gülmüyordu yada azarlamıyordu. Fakat okulda böyle konuştuk mu azarlanmak o kadar fenamıza gitmezdi ama bize gülündü mü çok ağırımıza giderdi. Ve bazılarımız düzgün konuşalım diye çabalarken, fındık yerine “funduk” kelimesinin yanlış olduğunu bildiğimizden inanın ki “findik” derdik. Balık yerine baluk da demeyip balik derdik. Mesela Fındıklıdan gelen arkadaşlarımız vardı. Onlar ya Findikli derdi ya da Fundukli. Bir de siz buyrun bakın. Böylelikle biz hiç bir şeyin farkında olmadan işi daha da berbat edip daha da komik ve acı durumlara düşerdik. Bu kelimeleri elbetteki sa***** bitiremeyiz. Zaten önemli olan bu kelimelerin sayısı değil. Önemli olan neden biz böyle idik ? Asıl bunun sebebini bilmeli idik. Ancak o zaman bu alandaki eksikliğimiz giderilebilirdi. Ancak hiç kimse böyle düşünmüyordu. Sanki bizim kendi eksiğimiz imiş gibi, sanki bizim kendi kusurumuz imiş gibi öylece kalıyordu. Ve bizler hiçbir şeyden çekmedik dil bilgisi ve Türkçe derslerinden çektiğimiz kadar. Ve inanın ki annemiz yada babamız okula gelir hocalarla görüşürler diye ödümüz kopardı. Hayır; bu öyle yaramazlıktan yada derslerden kaynaklanan bir korku değildi. Aslında korku bile değildi bu. Utanırdık. Evet evet utanırdık. Ana babalarımız Türkçe konuşamıyor diye utanırdık. Hocalarımıza karşı, arkadaşlarımıza karşı utanırdık. Ve böyle durumlarda herkes birbirinden gizlerdi utancını. Neden biz böyle idik? Bunun sebebini çok çok sonra öğrenecektik ama biraz da iş işten geçmiş olacaktı.
Bizim bir ana dilimiz vardı... Annelerimiz beşikte o ninnilerle uyutmuştu bizi... İlk o dilden konuşmuş, o dilden ağlamış, o dilden gülmüştük. Bir başka dili ancak biz de bir yabancı kadar konuşabiliyorduk... Ve Hiç kimse hiçbir dili ana dili kadar güzel konuşamazdı. Ve bir dil, ancak kendi halkı tarafından en güzel konuşulabilirdi.. Oysa Türkçe’de çıkaramadığımız sesler Lazcada yoktu. 35 harfli Laz Alfabesinde “Ö , I ve Ü sesleri yok. Ayrıca 29 harfli Türk Alfabesinde, Lazcada bulunan altı değişik sesleri verecek harfler yokutr. Çektiğimiz sıkıntılar bu yüzden idi. Türkçe’yi bu açıkladığım sebepten dolayı güzel konuşamıyorduk. Lazca’yı konuşuyorduk fakat böyle bir dilin varlığından haberimiz yoktu ve hiç tanımıyorduk. Bu tip konuşma sadece bize özgü idi ve işin acısı bize yazgı olmuştu. Ailelerimiz bile bizi Lazca konuşturmaz olmuştu. Bunun yasaktan daha öte bir sebebi vardı. Sanki çok düzgün konuşuyormuşuz gibi “Türkçe’niz bozuluyor” diyorlardı. Bu örnekleri okul hayatında, askerlik hayatında, iş hayatında ve gündelik hayatta çoğaltabiliriz. Burada önemle vurgulanmak istenen nokta neden Lazca konuşturulmadığımız yada Türkçe’yi neden bozuk konuştuğumuz değil. Doğuştan ilk okula gidene kadar konuştuğumuz dil neden yok sayılıp bize bu travma yaşatıldı. Eğer Lazcayı konuştuğumuz kadar biraz da tanıyıp öğrenebilse idik Türkçe’yi daha güzel ve daha çabuk öğrenemez mi idik..
Şimdi bunun adına anadil diyoruz. Anadil üzerine yazacaklarımı okumadan yukarıyı bir kez daha okuyun lütfen. Eğer yok derseniz devam edin.
Anadilin önemi yukarıdaki gibi sadece insan yaşamında iletişim aracı olması değildir. Bir ülkenin resmi dili ve o ülkelerde konuşulan dillerin yanında anadilin yeri farklı ve özeldir. Bir insan kendi anadili kadar hiç bir dili ne öğrenebilir ne dekonuşabilir. Bu haz ancak anadilde yaşanır.
Anadil insanın kişisel, toplumsal, siyasi, dini, kısacası maddive manevi tüm değerlerinin kullanılmasında ve ifadesinde tek araçtır. Anadilinden yoksun kalan bir insan, bir başkasına göre maddi ve manevi olarak her zaman eksiktir. Vatanseverlik, yurtseverlik, milliyetçilik, halkçılık gibi duygularını ifadede Hep başarısızdır. Çünkü bütün bu duyguları anlatmak için resmi dili yetersizdir. Ve bu yetersizlik hala daha sürmektedir. Saygı ve sevgilerimle
|